Varlık Felsefesine Giriş

 

A. VARLIK FELSEFESİNİN KONUSU

       Varl
ık felsefesinin konusu varlıktır. Varlık (etre) var olan her şeydir. Bu anlamda varlık, insan bilincinin dışın­da, ondan bağımsız olabileceği gibi, insan bilincinin içinde, ona bağımlı da olabilir. Örneğin; okul binası, erik ağacı, kedi insan bilincinin dışında, ondan bağımsız olarak vardır. Bunlar gerçek (reel) varlıklardır. Yedi rakamı, üçgen, pi (3.14) sayısı ise ancak insan bilincinde ve ona bağımlı olarak vardır. Bunlar da düşünsel (ideal) varlık­lardır.

       Gerçek varlık, gerçekliğini nesnelerden, olaylardan, kişilerden alan şeydir; uzayda bir yer tutar; zaman içinde değişir ya da yok olur. Örneğin; erik ağacı kışın yapraklarını döker, baharda yeniden çiçek ve yaprak açar; zama­nı gelince de kuruyup yok olur. Düşünsel varlık ise duyularla algılanamayan, uzay ve zaman dışı olan ve gerçek­liği bulunmayan şeydir. Nitekim 7 rakamının ya da "pi" sayısının elle tutulur, gözle görülür bir gerçekliği yoktur. Bunlar değişmezler, hep aynı kalırlar. 7 rakamı ya da "pi" sayısı için ne geçmiş ne de gelecek vardır; ama bunlar da varlığın bir türüdür.

       Gerek "gerçek" gerekse "düşünsel" olsun, varlığın en genel ve en temel özelliklerini soruşturan felsefe dalına varlık felsefesi denmektedir. Bu felsefe, konusu varlık olan sorulara yanıt bulmaya çalışır.

VARLIK FELSEFESİNİN SORULARI

• Varlık nedir?
• Varlık var mıdır?
• Varlık nasıl oluşmuştur?
• Varlığın türleri nelerdir?
• Yalnızca maddesel varlıklar mı vardır? Yoksa tinsel varlıklar da var mıdır?
• İkisi de varsa beden (maddesel var­lık) ile ruh (tinsel varlık) arasındaki ilişkiler nasıl kurulabilmektedir?
• İnsanın varlık amacı nedir? vb.


1. BİLİME GÖRE VARLIK


       Varlık ya da "var olan" dediğimiz şey toprak, petrol, masa gibi
maddesel; bitki, hayvan, insan gibi canlı; algı­lama, düşünme, anımsama gibi ruhsal ya da matematik sayılar, geometrik şekiller, fikirler, değerler gibi düşümsel bir şey olabilir. Nitekim yer ve yaşam bilimlerini kapsayan doğa bilimleri oluş içinde olan, değişen, teklik bakı­mından farklılık gösteren, yani bireyleri tam tamına benzer olmayan gerçek varlıkları incelerken; matematik ve mantık gibi formel bilimler doğada bulunmayan, duyu organlarınca algılanamayan, yalnızca düşüncede var olan şeyleri konu edinirler.
Varlık (var olan) hem bilimin hem de felsefenin konusudur; ancak bilimle felsefenin "varlık" konusuna yakla­şımları farklıdır. Bilimler alanlarına giren varlıkları incelerken birtakım ilkelere dayanırlar. Ömeğjn doğa bilimleri, "Doğada mucize yoktur, her şey bir nedene bağlıdır" ilkesinden hareket ederler. Nesneler dünyasını inceler­ken nesneleri ve onlarla ilişkili olan olayları gözler, anlamaya çalışırlar. Elde ettiklerinin de doğru olup olmadığı­nı deneylerle denetlerler. Böylece nesneler ve olaylar arasında değişmeyen, genel olan ve kanıtlanmış bulunan ilişkileri, başka bir deyişle yasaları bulmaya çalışırlar. Söz gelimi, değişik cisimlerin boşlukta düşüşleri incelendik­ten sonra varılan "Boşlukta bütün cisimler aynı hızla düşerler" yargısı bir yasadır; çünkü genel, değişmez ve ka­nıtlanmış bir durumu dile getirmektedir. Bu üç nitelik, sağduyu sahibi bir kimsenin bu yargıyı yadsımasını olanak­sız kılar.
       
Formel bilimlerde de benzer durum söz konusudur. Örneğin matematik; Eukleides'in tanım, önerme, teorem ve ispatlarını çıkış noktası olarak kabul etmiştir. Bunları kabul ettikten sonra sağduyu sahibi her kişi "bir üçgenin kenar ortaylarının aynı noktada kesişeceğini" kabul etmek durumunda kalır. Görülüyor ki gerek gerçek (reel) var­lığı gerekse düşünsel (ideal) varlığı konu edinen bilim, varlığın var olduğunu bir ön kabul olarak benimsemek­tedir.
"Varlık var mıdır, yok mudur?", "Varlığın temeli nedir?" gibi soruları sorun (problem) yapmamaktadır. Bu so­runlara çözüm aramak felsefenin, özellikle de onun bir disiplini olan varlık biliminin işidir. Varlık bilimi (ontolo­ji) bir bütün olarak varlığı ele alan ve var olanların en temel niteliklerini inceleyen felsefe dalıdır. Bu anlamda var­lık bilimi metafizikle eş değerdedir.

       Burada bir nokta üzerinde kısaca duralım: Bilimde özellikle de mikrofizikte nötrino, kuvark vb. parçacıklar varlık diye tanımlanmaktadır. Ancak bu parçacıkların varlığı günlük yaşamda algıladığımız (söz gelimi toprak,petrol, masa gibi) nesnelerin varlığından farklıdır. Mikrofizik dalında çalışan bilim insanları bu parçacıkların varlığını kanıtlayamasalar da araştırmalarını sürdürebilmek için kuramsal olarak kabul etmektedirler.

2. FELSEFE AÇISINDAN VARLIK


Bilim gerçek (reel) ve düşünsel (ideal) varlığı inceler "Varlık var mıdır, yok mudur?" gibi bir soruyu bilim problem yapmaz ve varlık problemi bilimin değil, felsefenin problemidir. Felsefe varlık sorununa nasıl yaklaşır?


a. METAFİZİK-ONTOLOJİ

     Varlık sorunu, bilgi kuramı ve etik (ahlak felsefesi) ile birlikte felsefenin temel konularını oluşturur. Bu üç te­mel konudan filozoflarca ilk ele alınan, varlık sorunudur. Konuya tarihsel açıdan bakıldığında felsefenin, varlık so­runu ile başladığı söylenebilir. Nitekim Akdeniz kültür çevresinde felsefe dediğimiz anlayışa en çok yaklaşan ilk düşünür İzmir'in güneyindeki Milet kentinde yaşamış olan Thales'tir. (M.Ö 624-546). Thales evrendeki her şeyin aslını yani "ana varlık (arkhe)"ın ne olduğunu aramış ve bunu söylence (mitos) ve dinlerin açıklamalarından farklı biçimde "Ana varlık sudur" diye yanıtlamıştır. Ona göre her şey sudan oluşmakta ve gene suya dönüş­mektedir.

      Thales'i bu görüşe vardıranın sudaki değişme olayı olduğu düşünülebilir. Gerçekten de su denizleri, gölleri doldurmakta; ırmaklardan, pınarlardan akmakta; buluta, yağmura, buza, kara dönüşmekte ve susuz yaşam tümüy­le olanaksızlaşmaktadır. Bu örnekte de görüldüğü gibi varlık sorunu doğanın soruşturulmasıyla başlamıştır.
      Metafizik ve ontoloji aynı alanı ifade eden iki ayrı terimdir. Aristoteles'e göre ontoloji varlığın ilk temellerini ve ilkelerini araştıran bir felsefe alanıdır. Metafizik terimini ise ilk kullanan Rodoslu Andronikos'tur. (M.Ö. 1. yüzyıl). Andronikos M.Ö. 70'li yıllarda Aristoteles'in yazdıklarını düzenlerken doğayı inceleyen "fizik"le ilgili eserleri öne, ilk felsefe ile ilgili olan yazıları da "meta ta physika (fizikten sonra gelen)" adı altında sona koymuş­tur. Bu anlamda metafizik, doğa ötesi sorunlarla ilgili ussal açıklamaları (spekülasyonları) içeren bir felsefe disiplinidir. Varlık, tanrı, ruh, ölümsüzlük gibi felsefenin ilk ve son sorunlarda uğraşır. Var alan asıl varlığı, ilk nedenleri, ilkeleri araştırır.

       Metafiziğe Aristoteles'ten bir örnek verelim: Aristoteles'e göre tanrı her şeyin ilk nedeni, bütün olayların ilk ha­reket ettiricisidir. Ruh, canlıyı cansızdan ayıran başlıca etkendir. Bireysel ruh ölümlüdür. Ölümsüz olan, insanlığın ruhudur. Evrendeki oluş tanrıya doğru giden bir oluştur; çünkü evrenin tüm amacı, sonunda tekrar tanrıya ulaş­maktır. Görüldüğü gibi metafizik, duyularımızla algılayamadığımız varlıkların ya da gerçeküstü olan şeylerin bilgisidir.

       Orta Çağ felsefesinde teolojiyi felsefi olarak temellendirmede metafizikten büyük ölçüde yararlanılmıştır. 16. yüzyıldan sonra metafizik terimi, ontoloji terimiyle eş anlamlı olarak da kullanılmıştır.

       Metafiziği en sert eleştiren filozoflardan biri Kant'tır. Ona göre metafizik, duyularla algılanamayan varlıklara ilişkin kurgusal tanımlar sisteminden başka bir şey değildir. Metafizik, bir bilgi olmadığı gibi, ortaya koyduğu bil­giler de geçerli bilgiler değildir. Kant'ın bu görüşlerine ondan sonra gelen materyalist filozoflar da katılmışlardır. Metafizik ve ontoloji hakkında daha kapsamlı bir görüşe varabilmek için ontolojinin gelişimine göz atalım.

b. GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ONTOLOJİ

        Ontoloji, görünüşlerin arkasında kalan "kendinde varlığı" başka bir deyişle "mutlak olanı" arayan bir felsefe disiplinidir.
Varlığı yalnızca var olması açısından yani başka belirtilerini göz önüne almadan kavramaya çalışır. Bu bilgi dalının öteki bilim dallarından en önemli farkı şudur: Bilimler varlığı birtakım alanlara bölerler ve her biri sı­nırları belli olan kendi alanlarında araştırma yapmakla yetinirler. Örneğin; jeoloji madensel varlıkları; botanik bit­kisel varlıkları inceler. Ontoloji ise varlığı çeşitli alanlara bölmeden bir "bütün" olarak ele alır ve onun oluşunu, temel yapısını, ilkelerini araştırır.

       Varlığın bu anlamda araştırılması önce de belirttiğimiz gibi Aristoteles'e kadar uzanır. Ancak ontolojiyi bir fel­sefe disiplini haline getiren Alman filozoflarından Christian Wolff'tur. (1679-1754) Wolff'un onto­lojisi 18. yüzyılda deneysel bilime dayanan empirizm ile materyalizmin eleştirileri karşısında tutunamaz duruma gelince Kant, Hegel ve başka bazı 19. yüzyıl filozofları daha kusursuz bir ontoloji geliştirmeye yöneldiler. Onları 20. yüzyılda yeni ontoloji diye tanınan bir akım izledi. Bu akımın önde gelen temsilcilerinden Nicolai Hartmann öznelciliğe, akıl dışıcılığa ve gizemciliğe karşı çıktı. Varlığın felsefesi olan ontolojiyi deneysel temellere dayandır­maya ve bilimsel bilgilerle bağdaştırmaya çalıştı.

       Yeni ontoloji, daha doğru bu deyişle bugünün ontolojisi varlığa farklı bir biçimde yaklaşmaktadır. Metafiziğe dayanan ontoloji varlığın gerisinde daima bir şeyler aramıştır. Görünüşteki varlığın arkasındaki "kendinde varlı­ğı", "mutlak olan"ı ortaya koymaya çalışmıştır. Örneğin, Aristoteles'te varlığın arkasındaki bu son şey salt form; Spinoza'da tanrıdır. Kant'ta son şey temel varlık; Hegel'de mutlak ruhtur. (Geist)

       Günümüz ontolojisi ise varlığı en son şey olarak görmekte ve görünüş ile kendi başına varlığın bir birlik oluşturduğunu kabul etmektedir. Kısaca zamanımızın ontolojisi fenomen (duyu­larla algılanabilen şey, görüngülerden hareket etmekte ve ince­lemelerini varlık fenomenleri üzerinde yapmaktadır.

c. Metafiziğin Varlıkla İlgili Temel Soruları

       İnsanı hayvandan ayıran bazı özellikler vardır. Örneğin; hayvan geçmişini bilemez, insan bilir. Hayvan geleceğini tasarlayamaz, insan tasarlar. Hayvan başkalarının deneyimlerinden yararlanamaz, insan yararlanır. Eğitilmiş bir hayvan başka bir hayvanı eğitemez, insan eğitir. Düşünürler, bunları ve benzerlerini göz önüne alarak insanı değişik şekillerde tanımlamışlar­dır. Kimilerine göre insan, düşünüp söyleyen ya da gülen bir yaratıktır.
Aristoteles için insan "toplumsal", Schopenhauer (1788-1860) için "metafizik" bir hayvandır.

       Kuşkusuz bu tanımlardan hiçbirisi eski mantıkçıların dediği gibi efradını cami, ağyarını mani (yani, tanımlanan şeyin bü­tün bireylerini içine alan ve başkalarını dışarda bırakan) bir ta­nım değildir. Ama her biri insanın önemli bir niteliğini vurgula­maktadır, "insan metafizik bir hayvandır" sözü de bu anlamda değerlendirilebilir; çünkü tüm hayvanlar içinde metafizik ya­pabilen tek varlık insandır.

       İnsan soru sorarak ve ona yanıt arayarak birçok metafizik so­ru ortaya koyar.

METAFİZİĞİN VARLIKLA İLGİLİ TEMEL SORULARI

• Varlık var
mıdır?
• Varlığın kökeni nedir?
• Varlık değişken midir?
Varlık bir midir, çok mudur?
• Varlığın
ana maddesi nedir?
Varlık nasıl var olmuştur?
• Evren nasıl var
olmuştur?
• Evrende düzen var mıdır?
• Evrende özgürlük var mıdır?
• Evren
sonlu mu yoksa sonsuz mudur?
• Evrende amaçlılık var mıdır? vb.

        Düşünen her insana yukarıdaki soruları ve benzerlerini sorduran birtakım nedenler vardır. Örnek olmak üze­re son soruyu, "Evrende amaçlılık var mıdır?" sorusunu ele alalım: Öğretim yılı süresince zamanımızın bir bölü­münü evle okul arasında geçiririz. Eğer büyük kentlerden birinde yaşıyorsak okula gitmek için otobüs, minibüs, dolmuş, tren gibi toplu ulaşım araçlarından yararlanırız. Durak yerleri, güzergahları, hareket zamanları belli olan bu araçlar insanların güvenli, sağlıklı, hızlı ve rahat yolculuk etmeleri için üretilmişlerdir. Başka bir deyişle bu araçlar belli amaçlar için yapılmışlardır. Amaçlılık; giysiler, sıralar, kitaplar için de geçerlidir. Bundan ötürü nere­de üretilmiş bir nesne görsek onun bir amacı olduğunu düşünür ve nelerden oluştuğunu araştırmaya, anlamaya çalışırız.

       Evren hakkında da aynı şekilde düşünürüz; çünkü evrenin genel dengesi içinde de bir düzen vardır. Güneş her gün doğudan doğmakta, batıdan batmaktadır. Mevsimler birbirini izlemektedir. Hayvanlara içgüdüleri yol göster­mekte, yumurtlama zamanı gelen kuş hemen yuva yapmaya girişmektedir. Şair Melih Cevdet Anday (1915-2002) "Düzenli Dünya" adlı şiirinde bu duru­mu dile getirir.

Düzenli Dünya

Bayılırım şu düzenli dünyaya
Kışı, yazı, baharı, güzü, gecesi gündüzü sırayla
Ağaçların kökü içerde
Dalların başı yukarda
İnsanların aklı başında
Beş parmak yerli yerinde
Baş, işaret, orta, yüzük ve serçe
Diyelim ki kalksa da serçe, orta parmağa doğru yürüse
Ne haddine
Yahut akasyanın biri başını toprağa daldırdığı gibi bir gezintiye çıksa
Merhaba kestane merhaba çam
Esselamunaleyküm ve aleykümselam
Kimsin nesin nerelisin derken
Laf açılır mı bizim akasyanın kökünden
Bir uğultudur başlar rüzgarda
Kökü dışarda, kökü dışarda
Bayılırım şu düzenli dünyaya
Kışı, yazı, baharı, güzü, gecesi, gündüzü sırayla
Ağaçların kökü içerde
Dalların başı yukarda
İnsanların aklı başında
Altta ölüler

Üstte diriler
Gel keyfim gel

Melih Cevdet ANDAY

      Bu düzenli dünya, düşünen kişileri etkilemekte ve onlarda şu soruyu sor­ma ve yanıtını arama gereksinimini do­ğurmaktadır:
"Evrende bir amaçlılık var mıdır?
Eğer varsa bunu düzenleyen bir varlık mevcut mudur?"

Bitkiler ve hayvanlar gibi insanların da ölümlü olduğunu gözlemleyen in­sanoğlu
"Ölüm varlığın ortak bir yasa­sı mıdır?",
"Ölüm nedir? Sonsuza dek yok olmak mıdır?",
"Yoksa ölenler, ya­şayanların göremedikleri bir yaşam mı sürdürüyorlar?"
gibi başka sorular da ortaya koyar.
Tüm bu ve benzer soru­lar, me­tafiziğin temel sorularını oluşturur.


B. ONTOLOJİ AÇISINDAN VARLIK

1. VARLIĞIN VAR OLUP OLMADIĞI PROBLEMİ


       Varlığın var olup olmadığı ontolojinin temel problemlerinden biridir. Bu konudaki görüşleri iki kümede_toplamak olanaklıdır. Bunlardan biri "Varlık var mıdır?" sorusunu "Yoktur." diye yanıtlayan görüşlerdir:
Nihilizm
ve Taoculuk bu kümde yer alırlar. Diğeri ise varlığın "var olduğu"nu kabul eden öğretilerdir. Bunları da realizm adı altında toplamak olanaklıdır; ancak bu kümede toplananlar "varlık" problemini çok çeşitli biçimlerde ele almışlar, bundan da çok farklı öğretiler ortaya çıkmıştır.

 

NİHİLİZM

        Nihilizm Latince hiç anlamına gelen nihil sözcüğünden türetilmiştir. Türkçeye "hiççilik" ya da "yokçuluk" di­ye çevrilmektedir. Geniş anlamda nihilizm, hiçbir değer ve kural tanımayan görüşleri, hiçbir otoriteye boyun eğ­memek ilkesini benimseyen anlayışları dile getirir.

        Nihilizm 20. yüzyılda Rusya'nın dış ve iç olaylarla sarsıldığı bir dönemde ortaya çıkmıştır. Rus romancı İvan Turgenyev'in (1818-1883) "Babalar ve Oğullar" (1862) adlı romanıyla sözcük olarak yayılmış, Çernişevski (1818-1889)'nin çabalarıyla siyasal bir öğreti niteliğini kazanmıştır.

       Siyasal bir görüş olarak nihilizm, toplum düzeni hakkında insanlara benimsetilmiş, doğruluğuna inandırılmış tüm düşüncelere karşı çıkar. Eski yerleşik düzenin yerine yepyeni bir düzen kurmayı amaçlar. Nitekim çarlık dönemi Rusya'sında daha çok işsiz ve amaçsız genç aydınlardan oluşan ilk nihilistler Comte'un pozitivizmine sarılmışlar ve doğa bilimlerinin verilerine dayanan yeni bir toplumsal düzen kurmaya yönelmişlerdi.
        Siyasal nihilizmin bir çeşidi de toplumdaki her tür otoriteye karşı çıkar. Toplumun birey üzerinde hiçbir baskı kurmaması gerektiğini sa­vunur. Nihilizm bu biçimiyle individüalizm (bireycilik) ve anarşizmle birleşir.

        Nihilizmin önde gelen temsilcilerinden biri de Alman Filozof Friedrich Nietzsche'dir. (Fridrih Niçe, 1844-1900) Nietzsche insanlığın birikimi olan kültür, ahlak ve adalet standartlarını tümüyle yadsır. Onların yerine üst insana yakışan efendi ahlakının konmasını savunur. Bu bağlamda sosyalizmi kölelerin baş kaldırışı olarak ni­teler. Hristiyanlığı da tanrı önünde insanların eşit olduğunu açıkladığı ve bireylerdeki irade gücünü yok ederek in­sanlığı küçük düşürdüğü için reddeder.

        Felsefede nihilizm, bilginin mümkün olduğu görüşünü reddeden, kendisinden kuşku duyulamayan hiçbir şe­yin olmadığını öne süren ve maddesel gerçekliğin varlığını yadsıyan bir öğretidir. "Varlık var mıdır?" sorusuna "Yoktur." diye yanıt veren bir görüştür.
        Nihilizmin kökleri İlk Çağ Yunan düşüncesine, özellikle sofist Gorgias'a kadar uzanır, (M.Ö. 483-375) Sicilyalı filozof "Varlık var mıdır?" sorusuna yanıtını üç önermede özetler:

"Hiçbir şey gerçek (var) değildir." Varlık yokluk, yokluk da varlıktır. O halde var olan varlık yoktur.”

"Gerçek de (var da) olsa bilinemez.” Var olan ve bu var olanın bilgisinden söz edebileceğimiz varlık ve bilgisi yoktur. Çünkü var olanın bilgisinin doğru olması gerekir; fakat doğru bilgi yoktur. O halde doğru yoksa bilgi de yoktur.

      "Bilinebilse bile dile getirilemez. Başkasına bildirilemez.” Varlık var değildir. Var olmayanın bilgisi de yoktur. O halde var olmayanın ne kendisi ne de bilgisi düşünülebilir, anlatılabilir.

      
Aynı zamanda bir hatip olan Gorgias, dinleyicilerinin doğru bilgiye sahip olduktan sonra görüşlerini gözden geçirmelerini sağlamak gibi bir amaç taşımıyor. Yalnızca muhakeme yoluyla merak uyandırarak onları etkileme­ye çalışıyor.

TAOCULUK


       
"Varlık var mıdır?" sorusunu "Yoktur." diye yanıtlayan öğretilerden biri de Taoculuk'tur. (Taoizm) Dış dünyada­ki varlıklar var olmasalar bile, gerçekten var olan bir varlıktan söz edilir. Bu Tao'dur. Taoculuk Çin'de yaklaşık M.Ö. 6. yüzyılda doğmuştur. Kurucusu Lao Tse (M.Ö. 570-485) adlı bir düşünürdür. Önceleri felsefi bir öğreti olan Taoculuk zamanla din şekline dönüşmüştür. Temel ilkeleri, günümüze kadar gelen "Çuang Tseu" adlı kitap­ta belirtilmiştir. Bu öğretiye göre Tao, evrenin düzenidir; bütün olayların kendisinden çıktığı sonsuz özdür.

Ger­çek, tüm çeşitliliğine karşın tektir.
Olaylar dış görünüşlerden başka bir şey değildir.
Her şey görecelidir (rölatiftir).
Aldatıcı dünya varlıktan yoksundur.

       Şu satırlar Taoculuğun varlık anlayışı hakkında bir fikir verebilir:

       Çuang Tseu adlı yapıtta, yapıtın kahramanı Çuang Tseu suda oynaşan balıkları görünce;
"İşte balıkların eğlencesi" dedi. Karşısındaki ise "Sen balık değilsin ki balığın neyle eğlendiğini bilesin!" karşılığını verdi. Çuang Tseu de şöyle dedi: "Sen de ben değilsin ki benim balıkların neyle eğlendiklerini bilmediğimi bilesin.'"

"Eskiden 'varoluş'un birliği içinde başka varlıklarla kaynaşmış olduğumuza göre bu varlıkları da anlayabiliriz belki..."

       
Taoculuğun ana ilkesi şudur:
       Tao'ya, yani doğaya göre yaşamak ve onun yasalarıyla özdeşleşmek.
       Taoculuğa göre insan düşünce, esrime (vecd) ve sezgi yoluyla ilk gerçek olan Tao ile birleşebilir. Tao ile birleşen kişi ise al­datıcı dünyadan uzaklaşır ve ölümsüzlüğe kavuşur.

REALİZM


       
Realizm (gerçekçilik); edebiyat, sanat ve felsefede kullanılan bir terimdir. Edebiyatta realizm gerçeği olduğu gibi yansıtmayı amaçlayan bir akımdır. Bu akımı benimseyen yazarlar yaşamdaki olayları, kişileri ön yargısız, nasıllarsa öyle yansıtmaya çalışırlar. Eserlerinde kendi yorumlarına yer vermemeye, anlattıkları olaylar ve kişilerle okuyucuyu baş başa bırakmaya özen gösterirler.

        Sanatta realizm denilince de yaşamı ve doğayı olduğu gibi yansıtmayı amaçlayan görüşler anlaşılır.
Felsefe­de ise realizm başlıca şu görüşleri belirtir:

       Ontolojide realizm, dış dünyanın gerçekten var olduğunu ileri süren öğretidir. Bu öğretiye göre dış dünya biz­den bağımsız ve nesnel olarak vardır.

        Bilgi kuramı açısından realizm, bilen özneden bağımsız olarak var olan bir gerçekler (realiteler) dünyasının bulunduğunu ve bu gerçekler dünyasının bilgisine algı ya da düşünme yolu ile erişebileceğimizi benimseyen öğ­retidir. Realizmin karşıtı idealizmdir.

        Felsefe tarihinde realizm, sözcük anlamının tersi olan görüşleri dile getirmekte de kullanılmıştır. İlk Çağın ün­lü filozofu Platon'un "idealar kuramı" ile Orta Çağ'da "tümel kavramlardın gerçek varlıklar olduğunu öne süren görüş bunun örnekleridir.

        Platon'a göre idealar, gelip geçen şeylerin değişmez şekilleri, öncesiz ve sonrasız asıllarıdır, gerçek varlıklar­dır. Dış dünyadaki duyulur varlıklar ise ancak ideaların kopyası ya da gölgesidir. Platon gerçek varlık olarak ideaları kabul ettiği için öğretisine "realizm" denmiştir.

        Orta Çağ filozoflarının üzerinde anlaşamadıkları tek bir sorun olduğu söylenebilir. O da "tümel kavramlar"ın gerçek birer varlık olup olmadıkları sorunudur. Bu konuda realizm, nominalizm ve konseptüalizm olmak üzere üç görüş ortaya çıkmıştır.

        Realizm, tümel kavramların bilincin dışında kendine özgü gerçek bir varlığı olduğunu ve bunların tekil nesnelerden önce geldiğini ileri süren görüştür. Orta Çağda realizm, idealizm demektir.

        Nominalizm (adcılık); tümel kavramların, birbirine benzeyen varlıklara insanlar tarafından takılmış adlar olduğunu ileri süren görüştür.

        Konseptüalizm (kavramcılık); tümel kavramların kendi başlarına bir varlıkları olmadığını, bunların yalnızca düşünsel varlıklar olduğunu kabul eden görüştür.
       Bu üç görüşten realizm Orta Çağın ilk dönemlerinde, konseptüalizm skolastik felsefenin en parlak dönemi olan 12. yüzyılda, nominalizm de skolastiğin çöküş dönemi olan 14. yüzyılda egemen görüş olmuştur.

2. VARLIĞIN NE OLDUĞU PROBLEMİ

       Varlığın var olduğu kabul edilince karşımıza kaçınılmaz bir soru çıkar. O da "varlığın ne türden bir varlık olduğu" sorusudur. Filozofların bu soruya yaklaşımları farklıdır. Onları şu gruplar altında toplayabiliriz:

Varlığı oluş olarak kabul edenler,
Varlığı idea olarak kabul edenler,
Varlığı madde olarak kabul edenler,
Varlığı hem madde hem de düşünce olarak kabul edenler,
Varlığı fenomen olarak kabul edenler.

A. VARLIĞI OLUŞ OLARAK KABUL EDENLER


İlk Çağ felsefesinde evrenin sürekli bir değişim, akış ve oluş halinde olduğunu ileri süren ilk düşünür Efesli Herakleitos'tur. (M.Ö. 540-480). Ona göre evrenin ana maddesi ateştir. Ateşten oluşan her şey yine ateşe döne­cek; ama ateş yeniden her şeyi yaratacaktır. Evrende durağan hiçbir şey yoktur. Her şey sürekli bir değişim, bir oluş içindedir. Doğa gibi insanın kendisi de bedeni ve ruhuyla sürekli bir değişim halindedir. Böyle olmasına kar­şın, söz gelimi bir ırmağı hep aynı ırmakmış gibi düşünürüz. Acaba gerçekten öyle midir?
Herakleitos şöyle der:
"İki kez yıkanamazsınız aynı ırmakta; üzerinden akan sular, şimdi yeni sulardır."
Herakleitos'un dediği gibi bu arada akıp giden sular, onu başka bir ırmak yapmıştır.

Herakleitos'a göre evren, boyuna akan, durmadan değişen, dönüşümlü olarak yok olup yeniden ortaya çıkan bir süreç, bir oluştur. Daha açık bir deyişle oluş vardır ya da varlık oluştur. Bu oluşa karşıt güçlerin çatışması ve bu çatışma sonunda ortaya çıkan uzlaşma (sentez) neden olur. Eğer bu karşıtlarla bunların arasındaki çatışma ya da savaş olmasaydı evrende nesneler de olmazdı. Örneğin; yaşam dişi ile erkekten gelir, otun yok olması koyu­nun yaşamasını sağlar, yorulmadan dinlenmenin değeri anlaşılmaz. Görüldüğü gibi oluş, karşıtların (canlı - cansız, iyi-kötü, aydınlık - karanlık vb.) çatışmasının sonucudur. Karşıtların çatışması her şeyin anasıdır. Bu görüşüyle Herakleitos, diyalektiği ilk ortaya koyan düşünür olmaktadır.

Herakleitos'a göre evrende durağan ve değişmeyen bir şey bulunduğunu sanmak bir yanılgıdır. Sonsuz değiş­meler içinde değişmeyen tek şey değişmenin değişmezliği ilkesidir. Ona göre her değişim belli bir düzene, belli bir ölçü ve yasaya göre olur. Bu yasaya Herakleitos logos (evren aklı) diyor. Evrendeki tüm olaylara logos (akıl) egemendir. İnsan aklı, evrendeki oluşu yöneten bu genel aklın bir parçasıdır.

WHITEHEAD


Çağımızda varlığı oluş olarak kabul edenlerden biri de İngiliz matematikçi ve filozof
Alfred Whitehead'dır. (1861-1947) Ona göre evrende mekanik bir düzenin geçerli olduğu görüşü yanlıştır. Evren sürekli bir oluş içindedir. Bu "oluş"ta her şey birbirine bağımlıdır. Her varlık, var olmak için başka bir varlığa muhtaçtır.

Whitehead evrende, birbirini tamamlayan karşıt iki güç olduğu görüşündedir. Bu güçlerden biri evrene yaratıcılık, diğeri süreklilik olanağı verir. Böylece evren, canlı bir oluş olarak varlığını sürdürür.
Whitehead bu gö­rüşünü şöyle dile getirir:
"Evrenin akıp geçmekte oluşundan başka bir temel doğru yoktur."

B. VARLIĞI İDEA OLARAK KABUL EDENLER


Varlığın ilk ve en önemli ögesinin idea (düşünce) olduğunu öne süren öğretiye felsefede idealizm denir. İdealizm, var olan her şeyi düşünceye bağlayan, insan düşüncesinden bağımsız bir nesneler dünyasının ya da bir gerçekliğin varlığını yadsıyan felsefe öğretişidir.

Felsefe tarihinde idealizmi savunan pek çok ünlü filozof vardır; ancak aralarında önemli farklar bulunur. On­ları birleştiren ortak nokta "maddenin gerçek olmadığı"dır. Başka bir deyişle idealizme göre madde bir hayaldir ve dünyadaki her şey zihinseldir.

Şimdi varlığı idea olarak kabul eden filozoflardan Platon, Aristoteles, Farabi ve Hegel'in görüşlerini ana çiz­gileriyle açıklayalım.

PLATON (M.Ö 427-347)

İdealizmin kurucusu sayılan Platon, eserlerinin hemen tümüne sahip olduğumuz tek Yunanlı filozoftur. Bu ba­kımdan varlık, bilgi, etik, estetik, devlet vb. konulardaki görüşlerini kitaplarını okuyarak anlamamız mümkündür. Platon, varlık sorununu, gerçek varlığın "bir" ve "değişmez" olduğunu ileri süren Parmenides'in görüşleriyle Herakleitos'un "oluş felsefesini birleştirerek çözmeye çalışmış ve ünlü
idealar kuramını oluşturmuştur. Bu kura­ma göre birbirinden tümüyle farklı olan iki dünya (evren) vardır. Biri nesneler dünyası, diğeri idealar dünyasıdır. Birincisi sürekli olarak oluşan, değişen ve yok olan nesnelerin dünyasıdır. İkincisi öncesiz ve sonrasız (ezeli ve ebedi) olan ideaların dünyasıdır.

MAĞARA ÖRNEĞİ
Platon bu görüşünü ünlü mağara örneği ile açıklamıştır.

Çok küçük yaştan beri bir mağaranın içinde yüzü duvara, sırtı mağaranın kapısına dönük, zincire vurulmuş bir insan tasarlayalım. Güneşli bir günde bazı varlıklar mağaranın kapısı önünden geçsinler. Güneşin etkisiyle bu varlıkların gölgeleri duvara yansır. Yüzü duvara dönük insan bu gölgeleri görünce onları "gerçek" sanır; çünkü in­san, örnekteki gibi, duyularla algıladığı "gölgeleri" gerçek kabul etmektedir.
Platon'da varlık sorununun çözümü, böylece, iki dünyanın ayırt edilmesine dayanmaktadır. Bu dünyalardan biri var olanı ve hiç oluş halinde olmayanı, öteki ise hep oluş halinde olup hiçbir zaman var olmayanı içine almaktadır.
Ona göre asıl varlıklar, hiç değişmeyen, hiç oluş halinde olmayan, hep kendi kendisinin aynı kalan varlıklardır.
O bunlara idea adını veriyor. İdealar tüm varlıkların aslı, ilk örnekleridir. Öncesiz, sonrasız, tek ve yetkindirler. Asıl gerçek olan var­lıklar bunlardır. Günlük yaşamda gördüğümüz nesnelerse ideaların birer kopyasıdırlar; varlıkları sınırlıdır, zamanla değişir ve ortadan kalkarlar.

Platon'a göre günlük yaşamda görülen her şeyin bir ideası vardır. (iyi, güzel, insan, at, ağaç vb.) Tüm ideaların üstünde yer alan ise iyi ideasıdır.

Platon iyi ideasından ne anladığını "Devlet" adlı eserinde şöyle belirtiyor:
"İnsan onu kolay kolay göremez, görebilmek için de dünyada iyi ve güzel ne varsa hepsinin ondan geldiğini anlamış ol­ması gerekir. Görülen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış yaşamında bilgece davranabilir."

Platon'u idealar kuramına, başka bir deyişle idealizme götüren düşüncelerin başında şu ikisinin etkili olduğu söylenebilir:

• Nesneler dünyasının sürekli oluş ve değişme içinde olmasının, bilimin aradığı süreklilik ve kalıcılık özellik­lerini sağlayamaması,

• Ahlaki değerlerin, duyusal dünyanın kavramlarıyla açıklanamaması.

ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322)

Aristoteles de varlığın ilk ve en önemli ögesinin idea olduğu görüşündedir; ancak o, her şeyden önce bir do­ğa bilginidir. Doğayı olduğu gibi,yani duyu organlarımızın sağladığı biçimde tanımak ve bilmek ister. Bu özelliği, öğretmeni ve yakın dostu olan Platon'a felsefi yönden karşı çıkmasına yol açmıştır. Aristoteles bu tutumunu şöy­le açıklar:
"Dostluk ve hakikat gibi iki iyi arasında hakikati yeğlemek gerekir."
Gerçekten de filozof için başka bir seçenek olamaz.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !