Siyaset Felsefesine Giriş

SİYASET FELSFESİNİN KONUSU

Siyaset (politika) Arapçadan Türkçeye geçmiş bir sözcüktür. "Elden ele geçen güç", "iktidar" anlamına gelir. Politika sözcüğü ise eski Yunancada "kent devleti" anlamındaki polis sözcüğünden gelmektedir. En geniş anla­mıyla siyaset Aristoteles'in "Politika" adlı eserinde belirttiği gibi yurttaşların toplumu ilgilendiren işlerle ilgi­li olarak yaptığı her seydir.
Tarihsel süreçte siyasetle ilgili değerlendirmeleri karşıt iki kümede toplamak olanaklıdır:
a) Siyaset, toplumsal sınıflar arasında içten içe bir mücadeledir. Amaç, iktidarı ele geçirmektir.
b) Siyaset, toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlara karşı koyarak genel yararı ve ortak iyiliği gerçekleştirmek­tir.
Bu iki görüşten her birinin gerçeğin bir yönünü yansıttığı söylenebilir. Nitekim Fransız siyaset bilimcisi Maurice Duverger siyaseti şöyle belirtmektedir:
"Siyaset (politika) hem bir çatışma ve iktidar kavgasıdır hem de toplumun tüm üyelerinin yararına olabilecek bir düzen yaratma aracıdır."
Günümüz­de birçok düşünür siyaseti kısaca ülke, devlet, insan yönetimi biçiminde tanımlamaktadır.
Siyaset daha çok demokratik rejimlere özgü bir etkinliktir. Çünkü monarşilerde ve diktatörlüklerde halkın, dev­let ve toplum işleriyle ilgili olarak yapabileceği pek bir şey yoktur. Bu bakımdan siyaset, insanların birbirleriyle "yurttaş" olarak ilişki içinde bulundukları toplumların ürünüdür.
Siyaset hem siyaset biliminin hem de siyaset felsefesinin konusunu oluşturur; ancak bu iki bilgi dalının siya­sete yaklaşımları farklıdır.

SİYASET BİLİMİ, her bilim gibi olanı inceler, olguların nedenlerini ve nasıllarını araştırır. Konusu içerisine baş­ta devlet olmak üzere siyasal kurumlar, siyasal rejimler (krallık, diktatörlük, demokratik yönetim vb.), bu kurum­ların ve rejimlerin oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan tutum ve davranışlar girer. Bu bilim dalı, konusuna giren tüm kurum ve olguları, diğer toplum bilimlerinin yararlandıkları bilimsel yöntemlerle araştırır.
SİYASET FELSEFESİ ise olması gerekeni inceler; çünkü siyaset alanına ilişkin sorular ancak olması gereken üze­rine düşünme yoluyla yanıtlandırılabilir. Bu bilgi dalının öncülerinden sayılan Alman filozof Christian Wolff'a göre (1679-1 754); "Siyaset felsefesi insanı, toplu halde ve yerleşik düzene geçmiş bir konum içinde yaşayan varlık olarak ele alan felsefe disiplinidir."
Siyaset felsefesi siyasal otoriteyi, bu otori­tenin oluşumunu, kaynağını, gücünü nasıl sürdürdüğünü, siyasal otoriteyle birey arasındaki ilişkiyi ve bunların daha "iyi" ve daha "adil" bir duruma gelip gelemeyeceğini inceler. Başka bir deyişle siyaset felsefesi, siyaset ol­gusunu çağdaş ve güncel sorunları çıkış noktası yaparak temellendirmeye, yani nesnel bir ölçüte ya da ölçütlere dayandırmaya çalışan felsefe dalıdır.

SİYASET FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

Her felsefe disiplini gibi siyaset felsefesi de kavramlarla çalışır. Bundan dolayı bu felsefe dalının da öncelikle kavramlarını açık seçik bir duruma getirmesi zorunludur. Siyaset felsefesinin önemli temel kavramları şunlardır:
birey, toplum, sivil toplum, devlet, iktidar, yönetim, meşruiyet (yasallık), egemenlik, hak, hukuk, yasa, bürokra­si.

Birey (fert), siyaset felsefesinde tek insan anlamına gelir. Bireyin temel özelliği, toplum içinde, toplumla birlik­te yaşayan ve ona az ya da çok bağımlı olan "toplumsal varlık" oluşudur.

Toplum, temel ve toplumsal gereksinimlerini karşılamak için birbirleriyle ilişki kuran, birbirlerini etkileyen, or­tak bir kültürü paylaşan, belirli bir bölgede bir arada yaşayan insan topluluğudur.

Sivil toplum, batıda totaliter rejimi olan devletlerin uygulamalarına karşı "devlet karşıtlığı" anlayışını yansıtan bir siyasal terim olarak ortaya çıkmıştır. Çağdaş anlamıyla sivil toplum, yurttaşların kararlara katılmasıyla oluştu­rulan ve yönetilen bir düzeni dile getirir.

Devlet, sınırları belli bir toprak parçası üzerinde örgütlenmiş, egemenlik içinde yaşayan, benzerlerince tanınan bir topluluğun dış dünyaya karşı manevi kişiliğini ve bağımsızlığını temsil eden bir örgüttür.
Siyasal ve hukuksal niteliği olan bir kurum olarak varlık nedeni, ülke içinde güvenliği ve toplumsal ilişkilerin adalete (insan haklarına) dayanmasını sağlamaktır. Toplumsal iş bölümünde yurttaşlardan bazılarının belirli sürelerle görev aldığı bir organlar bütünüdür.
İKTİDAR: Geniş anlamıyla iktidar, kendi istencini (iradesini) egemen kılabilme, bir işi yapabilme gücüdür Siyasal anlamda iktidar ise bir toplumda egemenliği ellerinde bulunduranlar, dile getirir ve onlara devlet gücünü kullanma yetkisi verir.

YÖNETİM: Bir kurumu, -söz gelimi devleti- saptanan ilke ve amaçlara göre çalıştırma, yönetme anlamına gelir.

MEŞRUİYET (yasallık, yasaya uygunluk); Eylemin yazılı yasaya, pozitif hukuka uygunluğunu belirten bir kavramdır. Bir eylemin meşru (yasal) sayılması için ahlaki olması gerekmez. Eylemin pozitif hukuka uygun olması meşruluğu için yeterli sayılır.

EGEMENLİK: Devlet, üç temel ögeden oluşmuştur. Bunlardan biri insan topluluğu, diğeri sınırları belirli bir ül­ke, üçüncüsü de egemenliktir. Egemenlik, devleti devlet yapan güçtür Başka bir deyişle iktidar olmaktan doğan gücü kullanmak, emir almadan emredebilmektir. Egemenlik devlet gücü olduğuna göre, devlet içinde onun üs­tünde ya da ona denk bir güç söz konusu olamaz.
Egemenliğin içe ve dışa yansımaları şöyle belirtilebilir:

Devletin egemenlik hakkı ülke içinde sınırlandırılamaz; ancak bu, devletin egemenlik hakkını kullanan siyasal iktidarın yetkilerinin sınırlandırmayacağı anlamına gelmez. Nitekim gelişmiş ülkelerin hemen tümünde siyasal iktidarın yetkileri çeşitli organlar (meclis, hükumet, yargı vb.) arasında bölüştürülerek sınırlanmıştır.

Egemenlik hakkı devlete emretme, para basma, ordu ve zabıta güçleri oluşturma vb. yetkilerini verir.
• Egemenlik, devletin diğer devletlere karşı bağımsızlığını belirtir. Bir devletin bağımsızlığı, genel olarak öte­ki devletlerce tanınmasıyla belirginleşir.
Emretme, para basma, ordu ve zabıta güçleri oluşturma bağımsızlığın maddi ögeleridir
Bağımsızlığın manevi ögesi ise meşruiyettir. Daha önce belirttiğimiz gibi meşruiyet, iktidarı elinde bulunduranların yönetme gücünü po­zitif hukuktan alması ve halk tarafından da genel kabul görmesidir.
HAK: Bu kavram, yerine göre iki anlamda kullanılır. Birinci anlamda hak,
başkasından istenebilecek olan şeydir. Bu anlamda "başkasının bizden isteyebileceği şey" anlamına gelen ödevin karşıtıdır. Örneğin, okul kitap­lığından kitap almak hakkımızdır. Aldığımız kitabı örselemeden ve zamanında geri vermek ödevimizdir.

İkinci anlamda hak izin verilmiş olan ya da yasaklanmamış olan edimlerde bulunma serbestisidir. Bu anlam­daki hak; yasa, tüzük, yönetmelik ve ahlak kurallarından kaynaklanır. Kişinin "düşünce ve kanılarını özgürce yay­ma hakkı"nda olduğu gibi. Her iki anlamda da hak kavramı zorlama ve şiddet kavramlarına karşıttır.

HUKUK: İnsan, Aristoteles'in belirttiği gibi toplumsal bir varlıktır. Topluluk içinde yaşamak, insanlar için bir zo­runluluktur. Bu da birtakım kurallara uymayı gerektirir. İşte, toplumsal ilişkileri düzenleyen, uyulması zorunlu ku­rallar topluluğuna hukuk denir. Hukuk, çeşitli çıkarlar ya da iktidar kaygısıyla kendiliğinden belirlenen toplumsal ilişkilere (rol ilişkileri, kurumlar arası ilişkiler) ait düzenlemelere adaleti getirmeyi amaçlar. Hukuk kuralları tanım­dan da anlaşılacağı gibi yaptırımlarla güçlendirilmiştir. Hukuka aykırılık her zaman bir yaptırımla karşılaşır. Ha­pis, para cezası, meslekten alıkoyma gibi.
YASA
: Hukukta olduğu gibi siyaset biliminde de yasa denilince, bireyler arası ilişkileri düzenlemek amacıyla devletçe konulmuş kurallar anlaşılır. Bu açıdan bakıldığında yasa, insan etkinliğini dışardan düzenleyip yöneten buyruk nitelikli bir kurallar sistemidir.
BÜROKRASİ: Kamu hizmetlerinin çalışan elemanları, memurlardır. Bunların aşamalı (hiyerarşik) bir biçimde oluşturduğu topluluk "bürokrasi" diye adlandırılır. Bürokrasi, belirli bir düzeye ulaşmış toplumlarda zorunlu bir kurumdur; çünkü ancak onun varlığıyla işler düzenli olarak yürütülebilir. Ne var ki bazı ülkelerde giderek geniş­leyen bürokrasi, işleri kolaylaştıracak yerde zorlaştıran, gelişimi önleyen hantal bir yapıya dönüşmüştür.

SİYASET FELSEFESİNİN SORULARI

Siyaset felsefesinin ele aldığı sorulardan bazıları şunlardır:

Devletin varlık nedeni, işlevi ve sorumluluğu nelerdir?
• İktidar kaynağını nereden alır?
• Devlet istikrarının koşulları nelerdir?
• Egemenliğin kullanılış biçimleri nelerdir?
• Sivil toplumun anlamı nedir?
Devletin koyduğu yasalarla adalet ve hak gibi yüksek ahlaki değerler arasında nasıl bağlantı vardır?
• Meşruiyetin ölçütü nedir?
• Bireyin temel hakları nelerdir?
• Temel hakların güvenceye alınabilmesi için nasıl bir örgüte gereksinim vardır?
• Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?
• En iyi yönetim şekli hangisidir?

Düşünce tarihinde bunlar, ve başka sorulan yanıtlandırmaya çalışmış çok sayıda düşünür vardır. Ancak çö­zülmeyi bekleyen sorunlar her dönemde başka olduğundan, günümüzün siyaset felsefesi çağdaş devlet, top­lum ve insanı yakından ilgilendiren soruları ele almak durumundadır.

İKTİDAR KAYNAĞINI NEREDEN ALIR?

Çağdaş devlet; ülke, ulus, iktidar ve egemenlik ögelerinden oluşan büyük bir kurumdur. Devletin bir ögesi olan iktidar ise toplumdaki bireyler üzerinde devlet gücünü kullanma yetkisidir. Başka bir deyişle siyasal iktidar toplumu yönetme gücüdür. Bu bakımdan siyasal iktidardan yoksun bir devlet düşünülemez.
Kuşkusuz hiçbir siyasal iktidar sadece güç kullanarak varlığını sürdüremez.
Bir siyasal iktidarın tutum ve buy­rukları, toplum bireylerinin inanç, çıkar ve değer yargılarıyla ne kadar çok çakışırsa iktidar o ölçüde meşruiyet (yasallık) kazanır ve buyruklarına karşı çıkanların sayısı azalır.
İktidarın kaynağı sorununu ele alanlardan birisi Alman siyaset felsefecisi Max Weber'dir. (1864-1920).Weber, otorite (buyurma gücü) türlerini

a) Geleneksel otorite,
b) Karizmatik otorite ve
c) Hukuksal oto­rite olmak üzere üçe ayırmıştır.

a. Geleneksel otorite: Bu otorite türü, gelenek ve göreneklerin egemen bulunduğu, değişme ve gelişmenin çok yavaş olduğu durağan (statik) toplum ve kurumlarda görülür. Feodal toplumlarda ve ataerkil aile tipinde bu otori­te geçerlidir. Bu türden toplum ve kurumlarda otoritenin kaynağı gelenekler ve yerleşik inançlardır. Örneğin; ölen hükümdar, şeyh ya da atanın yerine genellikle büyük oğlu geçer. Geleneksel otorite kapsamında yer alan krallık ve imparatorluklarda iktidar dinsel temele dayanır. Teokrasi denilen bu yönetim biçiminde ege­menliğin tanrıda olduğuna, insanların Tanrı buyruklarına uygun tarzda ya­şamaları gerektiğine inanılır. Yöneticinin de tanrının yeryüzündeki temsil­cisi olduğu ve toplumu Tanrı adına yönettiği kabul edilir.

b. Karizmatik otorite: Karizma; "lütuf, etkileyicilik, büyüleyici özellik" anlamına gelir. Karizmatik otorite, liderin sahip olduğuna inanılan olağa­nüstü niteliklerden doğar. Çoğu zaman bu niteliklerin o liderde var olup olmadığı araştırılmaz; ama var olduğuna inanılır. Karizmatik otoritede iktidarın kaynağı doğrudan doğruya liderin özellikleri ve eylemleridir. Bu nedenle karizmatik otoriteye dayalı her iktidarı olumlu saymak mümkün değildir. Örneğin; Hitler, iktidarında ırkçılığı benimseyerek insanlığı acı­ya ve yıkıma sürüklemiş; Nelson Mandela ise Güney Afrika Cumhuriyeti'nde ırkçılığın sona erdirilmesi için uzun yıllar mücadele etmiş ve 1994 yılındaki ilk demokratik seçimlerde cumhurbaşkanı seçilmiş karizmatik liderlerdir.

c. Demokratik ya da hukuksal otorite: Bu otorite ne geleneklerden ne de liderlerinin olağanüstü niteliklerinden kaynaklanır. Onun kaynağı insanların doğal yeti, nitelik ve gereksinimlerinden doğan yazılı kurallar, yani hukuk­tur. Hukuk kuralları yönetilenleri olduğu gibi yönetenleri de bağlar. Demokratik otoritede iktidarın kaynağını akıl ve hukuk oluşturur. Yöneticiler belli kurallara göre iktidara ge­lirler, belirli sınırlar içerisinde yetkilerini kullanırlar ve belirli kurallara göre iktidardan ayrılırlar. Bunun yolu se­çimdir. Bu iktidar türüne ve buradaki otoriteye demokratik denilişinin nedeni, iktidarı kullanacak olanların halk tarafından belirlenmesidir.
Görüldüğü gibi iktidarın geleneksel, karizmatik ve demokratik olmak üzere "meşru" üç kaynağı vardır. Bunla­rın dışındakiler, hükumet darbesi ve siyasal rejim değişikliğinde görüldüğü gibi "zor ve kaba kuvvete dayandık­larından, en azından başlangıç dönemlerinde "meşru" sayılmazlar.

BİREYİN TEMEL HAKLARI NELERDİR?

İnsan hakları terimi, tüm insanlara, insan oluşlarından ötürü tanınması gereken hak ve özgürlükler bütününü, daha doğru bir deyişle "ideal"ini ifade eder. Çünkü toplumsal yaşamda bu idealin ancak bir bölümü gerçekleşe­bilmektedir. Gerçekleşenler de türlü nedenlerle sınırlandırılmaktadır.
Bireyin temel hakları;
1) Kişisel haklar,
2) Toplumsal ve ekonomik haklar,
3) Siyasal haklar olmak üzere üç kümede toplanabilir.

Birinci kümede yer alan kişisel haklar, bireyi topluma, özellikle de devlet gücüne karşı koruyan, ona bir tür dokunulmazlık sağlayan haklardır. Bunlara koruyucu haklar da denir. Bunların en başta geleninin yaşama hak­kı ile düşünce özgürlüğü olduğu söylenebilir.

İkinci kümede, bireyin devletten isteyebileceği toplumsal ve ekonomik haklar yer alır
Burada birey artık korunma durumunda değildir. Bir yurttaş olarak kendisi için baz, şeylerin yapılmasına hak kazanmıştır. Bu bakım­dan bu haklara isteme haklan denir. Çalışma hakkı, eğitim görme hakkı, sağlık hakkı, mülkiyet hakkı. sendikalaşma hakkı gibi.

Üçüncü kümede ise siyasal haklar toplanmıştır. Bunlar yurttaşın devlet yönetimine katılmasını sağlar
Bundan ötürü bu haklara katılım haklan denmektedir. Yurttaşlık hakkı, seçme ve seçilme hakkı bunların en önemlile­ridir.

Özellikle 20. yüzyıldan başlayarak yeryüzündeki tüm insanların aralarındaki ırk, renk, dil, din, cinsiyet fark­larına bakılmaksızın temel haklardan eşit biçimde yararlanabilmeleri giderek artan bir hızla gerçekleşmektedir. Nitekim günümüzde bireyin temel hakları devletlerin ulusal sınırlarından bağımsız olarak ele alınabiliyor. Örne­ğin, temel haklarla ilgili bir konuda haksızlığa uğradığı savına kendi ülkesinde olumlu yanıt alamayan bir kişi, da­vasını devletler arası yargı organlarına götürebiliyor.

BÜROKRASİDEN VAZGEÇİLEBİLİR Mİ?

Bürokrasi, dilimize Fransızcadan geçmiş büro ile eski Yunancada egemenlik anlamına gelen krasi sözcükle­rinin birleşmesinden oluşmuş bir terimdir. Günlük dildeki "kırtasiyecilik" anlamında kullanıldığında, işlerin yapılışında şekilciliğe ve kuralcılığa aşırı önem veren yönetim mekanizmasının yarattığı verimsizliği ve kaynak sa­vurganlığını dile getirir. Kırtasiyecilik sözüyle bürokrasinin olumsuz yanı vurgulanır.
Siyaset felsefesinde kamu hizmetlilerinin (memurların) aşamalı (hiyerarşik) bir şekilde oluşturduğu topluluğa
bürokrasi denmektedir. Bürokraside görevliler, kimilerine göre ast, kimilerine göre üst konumundadırlar. Her gö­revli bir üsttekinin, yasalara uygun olarak verdiği buyrukları yerine getirmek durumundadır. Bu yönüyle bürokra­si, ast-üst ilişkilerinden oluşan bir piramit görünümündedir.

Günümüzde bürokrasi devlete özgü bir olgu olmaktan çıkmıştır. Özellikle sanayi toplumlarında büyük giri­şimler (teşebbüsler), siyasal partiler, gazeteler vb. bürokratik bir yapıya sahiptir. Bu bakımdan, bürokrasiden kay­naklanan sorunlar devletin yanında özel sektörü de etkilemektedir. Bürokrasiye yöneltilen eleştirilerden bazıları şunlardır:
Seçimle gelen siyasal iktidar gidici, oysa atamayla gelen "memurlar ordusu" kalıcıdır. Gidici olduğunun bilin­cinde olan hükumetler işleri hızlandırmak isterlerken, halk önünde sorumlu olmayan, ama iş güvenliğine ve ge­lecek güvencesine sahip olan bürokrasi, kendi ayrıcalıklarını koruma ve kendi kurallarına göre ağır çalışma eğili­mindedir.
Üst düzey bürokratları konularında uzman, deneyimli kimselerdir. Göreve geçici olarak gelen siyaset adam­ları ise genellikle konuya yabancıdırlar. Bu da ağırlığın bürokrasiye kaymasına yol açmaktadır.
Kapitalist bir toplumda bürokratların hangi toplumsal sınıftan geldiğinin önemi yoktur. Onlar sağladıkları olanaklarla halktan kopmakta ve çıkarları, egemen sınıfın çıkarlarıyla bütünleşmektedir.
Bürokrasi olgusunu sistemli şekilde inceleyen
Max Weber çağdaş toplumlarda bürokrasinin oynayabileceği rolü "Bürokrasi, siyasal iktidarların aldıkları kararlan, ölü metinler durumuna düşürebilme gücüne sa­hiptir" diyerek çarpıcı bir biçimde dile getirmiştir.
Bu eleştiriler, kuşkusuz bürokrasiden vazgeçilebileceğini göstermez. Gene
Weber'e göre çağdaş toplumların bürokratikleşmeleri kaçınılmazdır ve bürokrasi, örgütlenmenin en akılcı örneklerinden biridir. Ona bu özelliği ka­zandıran başlıca etkenler de şunlardır:

• Yasal kurallara ve yaptırımlara dayanması,
• Sürekliliği olan bir görevliler kadrosu,
• Yazılı belgelere ve işlemlere dayanan çalışma geleneği,
• Mevki ve yeteneğe göre verilmiş yönetim yetkisi ve sorumluluğu,
• İş bölümü ilkesine dayalı görev dağılımı.

Çağdaş toplumlarda bürokrasiden vazgeçmenin olanaksız olması, çabaların, olumsuzlukları giderici yönde odaklaşmasına yol açmıştır. Bu da devletin yönetim işlevinin eşitlik, özgürlük, toplumsal adalet, yararlılık gibi bir­takım yüksek değerler doğrultusunda gerçekleştirilmesini gerekli kılmaktadır.

SİVİL TOPLUMUN ANLAMI NEDİR?

Sivil toplum, batıda baskıcı (totaliter) yönetimlerin uygulamalarına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Günümüz'de de daha çok, batının kültür ve endüstri alanında gelişmiş ülkelerinde gözlemlenmektedir. Dolayısıyla "sivil topum" batıdan aldığımız bir siyasal terimdir. Yaygın anlayışa göre, bu terimle toplumun devlet kurumlarının dı­şında kendi kendini yönlendirmek için oluşturduğu demokratik yapı anlatılmak istenir. Görüldüğü gibi sivil top­lum terimindeki "sivil" sözcüğünün karşıtı çoğu kez sanıldığı gibi "askeri" değildir.
Ülkemizde cumhuriyetle başlayan çağdaşlaşma hareketi sivil topluma geçiş girişimi olarak nitelendirilebilir. Toplumun sivil topluma dönüşebilmesi için devletin de hukuk devletine dönüşmesi gerekir. Ancak hem "sivil toplum"un hem de "hukuk devleti"nin gerçekleştirilmesi, amaçlanan bir idealdir. Uygulamada ise ne sivil toplum ol­ması gerektiği gibi sivildir ne de devlet, olması gerektiği gibi tam bir hukuk devletidir.
Sivil toplum ile devlet karşı karşıya, farklı çıkarları olan iki taraf olarak görülmemelidir. Felsefe profesörü İonna
Kuçuradi'ye göre, devleti güçlü, ezen; sivil toplumu ise zayıf, savunmada olan varlıklar olarak gören anla­yış batıdaki baskıcı yönetim biçimlerinden kalma bir mirastır. Ona göre çağdaş anlamda sivil toplum terimi, oluş­masında ve yönetilmesinde yurttaşların payı olan bir düzeni dile getirir. Toplumun demokratik yönetim talepleri ile sivil toplum birbirinden ayrı düşünülemez. Buna göre sivil toplumu oluşturan yurttaşlar da neler yapmak ge­rektiği konusunda en uygun çözümü bulmak amacıyla düzenin yönetimine eleştirel bir tutumla katılabilme gücü­ne sahip bireylerdir. Sivil toplumun bu güce sahip olabilmesi demokrasinin bir amaç değil, yaşama biçimi ola­rak ele alınmasını gerektirir. Bu da yalnızca seçime bağlı (elektoral) değil, daha çok katılımcı bir demokrasiye işaret eder.
Sivil toplum terimi; yalnızca
istek, özlem ve haklarını devlete karsı koruyan bir toplumu ifade etmez Dev­letin varlık nedeni insan haklarına uygun hukuksal düzenlemelerle toplumsal ilişkilerde adaleti (insan haklarını) gerçekleştirmektir. Sivil toplumdan, devletin, bu temel amacına aykırı uygulamalarına karşı sesini, duyurabilen bir toplumu anlamak daha doğru olacaktır. Sonuç olarak sivil toplumu oluşturan başlıca ögelerin şunlar olduğu söy­lenebilir:
Düşünce özgürlüğü,
hoşgörü, çoğulculuk,
bağımsız tavır alma,
siyasal katılım ve devletin denetlenmesi yönünde etkili olabilecek güçte özerk bir örgütlenme.

SİYASET FELSEFESİNİN İKİ ANA PROBLEMİ

Siyaset felsefesinin iki ana problemi vardır. Bunlardan biri "düzen ve devlet", diğeri "birey ve devlet" ilişkisi­dir. Önce birinci problemi açıklayalım.

1. KARMAŞA - DÜZEN – ÜTOPYA

Çağımızın siyaset bilimcisi Maurice Duverger "Siyasal Rejimler" adlı eserinde en küçüğünden en büyüğüne, en ilkelinden en gelişmişine, en geçicisinden en süreklisine kadar bütün toplumsal gruplarda yönetenler ile yö­netilenler arasında köklü bir ayırım olduğunu ve bir yanda emreden, öte yanda itaat eden kişilerin bulunduğunu öne sürer. Ona göre insanlığın ilk çağlarında böyle bir yöneten ve yönetilen farklılığının bulunmadığını savunan­ların görüşleri "parlak bir varsayım"dan öteye geçmez. Duverger şöyle der:
Kesin olan bir şey varsa o da şim­diye kadar incelenmiş, ilkel denen her toplumda bireyselleştirilmiş iktidar izlerinin bulunmasıdır. Adına ister din adamları, ister sihirbazlar, ister ihtiyarlar heyeti densin her zaman küçük bir grup buralarda bütün toplumun yönetimini elinde bulundurur."
Tarihsel gerçeği yansıttığını sandığımız yukarıdaki görüşlere katılırsak karmaşa halinde yaşamını sürdürerek varlığını korumuş bir toplumun olamayacağını söyleyebiliriz. İnsanların uzun bir süre karmaşa halinde yaşamış oldukları iddiasını da temellendirilmemiş bir varsayım olarak kabul edebiliriz.

Karmaşa halinde toplum yaşamının sürdürülememesi, toplumsal düzenin kurulmasını zorunlu kılmıştır. Düzen; belirli bir toplumda, bir arada yaşamayı olanaklı kılan ilişkilerin, o toplumun gereksinimlerine uygun ola­rak hukuk temelleri üzerine kurulmasıdır. Ne var ki devlet, belli bir grup ya da sınıfın çıkarlarına göre de yönlen­dirilebilen bir kurum olduğundan, kurulu toplumsal düzen, toplum gereksinimlerini yansıtmayabilir. Bu gibi du­rumlarda bazı düşünürler haksızlıkları giderecek, adaleti sağlayacak, sömürüyü önleyecek ve insanları daha mutlu kılacak toplum biçimleri tasarlamışlardır.
Nesnel koşullardan ve toplumsal yasalardan değil de adalet, eşit­lik, özgürlük gibi soyut birtakım ilkelerden türetilen ve gerçekleşmesi mümkün görülmeyen, başka bir deyişle "düş" olarak kalacak olan toplum biçimine siyaset terminolojisinde "ütopya" denmektedir. Ütopya
terimi, İngiliz düşünürü Thomas More'un (1478-1535)
hiçbir yerde uygulanamayan anlamına gelen, "Utopia" adlı eserinden gelmektedir.


DÜZENİN GEREKLİLİĞİ VE DEVLET

Devlet kimine göre "en büyük kurum", kimine göre "kurumlar kurumu"dur. Kısaca, devlet toplumsal yapının doruğudur. Temel özelliği bütün kurumlardan üstün oluşudur. O, bu özelliğiyle yasalar koyar, buyruklar verir. Devletin sınırları içinde yaşayan herkes, yürürlükte olan yasalara uymak zorundadır, uymayanlar cezalandırılır. Devletin cezalandırmak için zor kullanma hakkı vardır, tüm güvenlik güçleri devletin emrindedir. Yasalar iyi, adil, akla ve gerçeğe uygun oldukları için değil, devletin buyrukları oldukları için yürürlüktedir. Bu açıdan bakıldığın­da devlet, belli bir yasama biçimini belki de zorla kabul etmiş olan insanların oluşturdukları siyasal hir kurum görünümündedir.

Devlet en büyük kurum olmasına karşın, onun iktidarının da sınırları vardır. Ülke içindeki ekonomik güçlerin, askeri ve dinsel örgütlerin, siyasal partilerin, üniversitelerin, işçi sendikalarının, kısaca her türden baskı ve çıkar gruplarının çoğu kez isteklerini yerine getirmek zorunda kalır. Uluslararası ilişkilerde de en güçlü devlet bile, iktidarının siyasal, ekonomik, kültürel ve hukuksal sınırları olduğunu bilir ve siyasetini ona göre yürütür. Prof. Bülent Daver "Siyaset Bilimine Giriş" adi, eserinde günümüz devletini ayrıntılı olarak şöyle tanımlamakta­dır:
"Devlet, amacı sosyal düzenin, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan, belli bir toprak par­çası (ülke) üzerinde yerleşmiş bir insan topluluğuna (halka) dayanan ve bu topraklar üzerinde bulunan her şey üzerinde nihai meşru kontrole (otoriteye) sahip, siyasal bir örgütle (hükümet) donanmış sosyal bir organizasyondur."

 

İDEAL DÜZEN ARAYIŞLARI

İdeal düzen arayışlarında ortaya çıkan düşünce akımları; ideal düzenin olabileceğini reddeden ve ideal düze­nin olabileceğini kabul eden düşünce akımları olmak üzere iki kümede toplanabilir.

İDEAL DÜZENİN OLABİLECEĞİNİ REDDEDENLER
İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan düşünce akımlarının önde gelen temsilcileri sofistler ve nihilistlerdir.

Sofistler: İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan sofistler, öncelikle insan ve toplum sorunlarıyla ilgilenmişler­dir. "Devlet ve hukuk nasıl oluşmuştur?" sorusunu ilk ortaya atan onlardır. Sofistlere göre devlet, insanların birlik­te yaşayıp birbirlerini desteklemek, karşılıklı olarak birbirlerini korumak zorunluluğundan yani sözleşmeden doğ­muştur. Toplum içindeki sınıf farklılıkları, ayrıcalıklar, soyluluk ya da kölelik hep insanın koyduğu kurallardan kay­naklanmıştır.

Sofistler ürettikleri düşüncelerle toplumsal düzeni sarsmışlar, dolayısıyla daha adil bir düzenin oluşturulması­na katkıda bulunmuşlardır. Örneğin, "Doğa insanları eşit yaratmıştır, insanlar, özgür ve köle diye ikiye ayırmak yanlıştır" diyerek köleliğe karşı çıkmışlardır.
Sofistlerin hem topluma yaklaşımları hem de varlık ve bilgi anlayışları onları ideal bir düzenin varlığını yadsımaya götürmüştür. Protagoras'ın görüşlerinde de açık seçik görmekteyiz:
“Her şeyin ölçüsü insandır. Herkes için geçerli bir bilgi yoktur. Böyle bir bilgi olmadığına göre, hakikat değil, kişiye yararlı olan aranmalıdır.”
Bu öncüllerden de ancak herkesin üzekrinde anlaşabileceği ideal bir düzenin olamayacağı sonucu çıkarılabilir.
Nihilistler: İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan düşünce akımlarından biri de nihilizim/hiççiliktir. Nihilizm, varlık felsefesinde “Varlık var mıdır?” sorusunu “Yoktur” diye yanıtlayan öğretidir. Siyaset felsefesinde ise hiçbir otoriteye boyun eğmemek ilkesini benimseyen görüş anlamına gelir. Otoritesiz bir düzen kurulayacağına göre, nihilizm ideal bir düzen olabileceğini yadsır. Alman filozof Freadrich Nietzsche ve Rus devrimcisi Nikolay Çernişevski nihilist düşünürlerdir.


İDEAL DÜZENİN OLABİLECEĞİNİ KABUL EDENLER
Toplumların gelişmesinde bilgi ve buluşların rolü çok büyüktür. İnsanın ateşi buluşu, yaklaşık olarak günümüz­den elli bin yıl öncedir. Taş devri insanlarının çakmak taşlarından yararlanarak ya da sert odunu yumuşak oduna sürterek elde ettikleri ateş, onların yaşayışlarında büyük değişiklikler yapmıştır. Bu buluş sayesinde yiyeceklerini pişirmişler, ısınmışlar, geceleri aydınlanmışlar ve vahşi hayvanlardan korunmuşlardır. Sabanın bulunuşu tarım yapmalarına ve toprağa yerleşmelerine büyük ölçüde yardımcı olmuştur.
Denizlere açılmaya olanak sağlayan pusula, savaş biçimini değiştiren barut, haberleşmeyi hızlandıran telg­raf, eğitimi yaygınlaştıran kağıt ve matbaaya, daha sonra buhar makinesi ve elektrik eklenmiştir.
Bilim ve teknolojinin hızla geliştiği 19. yüzyılda bazı Avrupa ülkelerinde büyük sanayi hareketi başlamış (1760-1830 yılları arasında İngiltere'deki Sanayi Devrimi), yeni toplumsal sınıflar belirmiş, eski değerler yerlerini yenilerine bırakmış, krallıklar yıkılarak
(1789'daki Fransız Devrimi) yeni rejimler ortaya çıkmıştır. İşte bu değişim­lerin yaşandığı toplumlarda ideal bir düzenin olabileceği görüşünü benimseyen kimi düşünürler ideal düzen ara­yışı içine girmişlerdir. Bu düşünürlerden bazıları çıkış noktası olarak özgürlüğü, bazıları da eşitliği almışlardır. Bu­radan ideal düzen arayışında biri
liberal, diğeri sosyalist diyebileceğimiz farklı iki yaklaşım ortaya çıkmıştır.

ÖZGÜRLÜĞÜ TEMEL ALAN YAKLAŞIM:
Liberalizm
diye adlandırılan bu yaklaşım, siyasette, dinde, ekonomide, kısa­ca tüm düşünce ve etkinlik alanlarında olabildiğince özgürlüğe yer verilmesinden, özgürlüğün temel ilke olarak benimsenmesinden yanadır. Devletin müdahale etmediği koşullarda ekonomik ilerlemenin, kendiliğinden özgür­lük, eşitlik ve herkesin refahı gibi ideallerin gerçekleşmesine yol açacağını savunur. Liberalizm daha çok çıkar çatışmalarının geçerli olduğu ekonomide etkili olmuştur. Kapitalist düzen bu yaklaşımın ürünüdür. Yaklaşımın ilk temsilcileri Adam Smith (Edim Simit, 1723-1790) ile John Stuart Mill'dir.

 

EŞİTLİĞİ TEMEL ALAN YAKLAŞIM:
Özgürlüğü temel alan yaklaşım bazı Avrupa ülkelerinde "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler (serbest girişimcilik ve ticaret)" sloganına göre uygulandı. Sonuçta ülke insanlarının, varlık­lılardan ve yoksullardan oluşan iki kümeye ayrılmış oldukları görüldü. Bu eşitsizlik düzeltilmezce ülkenin bütün­lüğünü korumak olanaksızlaşabilirdi. İşte bu gerçeği gören bazı düşünürler özgürlüğü temel alan yaklaşıma, baş­ka bir deyişle liberalizme karşı çıktılar. Özgürlüğün yerine temel ilke olarak eşitliği kabul ettiler.
Sosyalist denen bu düşünürlerin önde gelenleri Fransa'da Saint Simon

Yorum Yaz