İdeal düzen ve ütopyalar

 İDEAL DÜZENİ BELİRLEYEN ÖLÇÜTLER 

Özgürlüğü ya da eşitliği temel alan yaklaşımlar toplumları ideal düzene eriştirememiştir. Liberalist düzenin sa­vunduğu, "Bireysel çıkarlar sonuçta genel çıkarları gerçekleştirir" ilkesi doğrulanamamıştır. Tam tersine eşitliğe yer vermeyen özgürlük, toplumu mutlu azınlık ve yoksul çoğunluk olmak üzere ikiye bölmüştür. Ancak eşitliği temel alan ama özgürlüğe yer vermeyen yaklaşım da sorunludur. Çünkü eşitlik ile özgürlük bir bütünün iki parçası gibidir. Eşitliğin alanı artarsa özgürlüğünki azalır; özgürlüğünki genişlerse eşitliğinki daralır. Oysa insanla­rın ve onlardan oluşan toplumların özgürlüğe olduğu kadar eşitliğe de gereksinimleri vardır. Bu nedenle bunları kaynaştırabilecek üçüncü bir kavrama başvurmak gerekmiştir; o da adalettir.
Romalılardan kalma bir tanıma göre "Adalet herkese kendi payına düşeni vermektir." Yani duruma göre ödüllendirme ve cezalandırmadır. Çağımızda artık bu anlayış aşılmıştır. Toplumsal (sosyal) adalet ilkesinin ortaya çıkmasıyla, adaletin eşitçi yönü ağırlık kazanmıştır. Nitekim toplumsal adaletin geçerli olduğu demokratik toplum­larda hukuksal eşitlik yanında hem fırsat eşitliğini hem de maddi olanakları geniş kitlelere yayma temel ilkedir. Artık günümüzde, topluma, toplumsal adaletle yaklaşmayan bir düzenin yaşama şansı yok gibidir.
Tüm bu açıklamalar ışığında ideal düzeni belirleyen ölçütlerin özgürlük, eşitlik ve adalet olduğu sonucuna varılabilir. Duruma bu açıdan bakıldığında demokrasi, ideal düzene erişebilme şansına sahip bir yönetim biçimi olarak görülmektedir.
Demokratik yaşam biçiminde bireylerin hak ve ödevleri kesin olarak belirlenmiştir. Bireyler eşit haklara sahip­tir. Bu haklar hiçbir gerekçeyle kısıtlanamaz. Demokratik yaşam biçimi, toplumda adaletin başka bir deyişle in­san haklarının gerçekleştirilmesi için denetleyici işlevi olan bir sivil toplum düzenidir. Sivil toplum ise aydınlan­mış, yetkin biçimde bilinçlenmiş bireyleri gerektirir. Felsefeci Afşar Timuçin'in dediği gibi; "Böyle bir birey için en temel sorun, Kant'in deyişiyle hukukun evrensel biçimde egemen olduğu sivil bir toplum yaratma so­runudur."


ÜTOPYALAR

Ütopya, hiçbir yerde bulunmayan anlamında eski Yunancadan gelen bir sözcüktür. Felsefede bu terim, ger­çekleştirilmesi olanaksız tasarı ya da düşünceleri belirtmek için kullanılır. Ütopyalar, "istenilen ütopyalar" ve "korku ütopyaları" olmak üzere ikiye ayrılabilir. Bunlardan birinciler istenilen toplumun, ikinciler de istenmeye­nin özelliklerini ifade etmişlerdir.

İSTENİLEN ÜTOPYALAR

Bu türden ideal bir toplumun betimlenmesine, tarih sırasıyla Platon'da, Farabi'de, More'da ve Campenella'da rastlanmaktadır.

PLATON'UN İDEAL DEVLETİ
Platon (M.Ö. 427-347), ideal devleti "Politeia (Devlet)" adlı eserinde ayrıntılı olarak açıklamıştır. Ona göre devlet, bireyler tarafından kurulmuş yapma bir kurum değildir; tıpkı canlı bir varlık, büyütülmüş bir insan gibi yet­kin bir organizmadır. Nasıl, bir elin bir bedene bağlı olmadan yaşayabileceği düşünülemezse bireyin de toplum dışında var olabileceği söylenemez.
Platon'a göre insanda üç yeti vardır:
itaat eden
duygu,
eylemde bulunan cesaret,
buyuran akıl.

Devlette de üç sınıf vardır:
toplumu besleyecek olan köylü...
görevi üretmek ve bekçilerin buyruklarına uymak
işçi ve zanaatçılar sınıfı,
toplumsal düzeni koruyacak olan bekçi­ler (savaşçılar) sınıfı,
amacı buyurmak olan yargıçlar (yöneticiler) sınıfı.


Köylü, işçi, zanaatçılar
Birinci sınıfın görevi, devlet için üretmek ve bekçilerin buyruklarına uymaktır. Bunlar için erdem, çalışmak ve itaattir. Bekçilerle yöneticilerin görevleri ise çok önemlidir. Bu nedenle bu iki sınıfta yer alanlar çok iyi seçilmeli ve eğitilmelidir. Bu da devletin ana meselesi olan eğitinim işidir.
Bekçiler
Devleti korumakla görevli olan bekçiler, köpekler gibi düşmanı bulmak için zeki, bulunca ta­kip etmek için hızlı, yakalayınca savaşmak için güçlü, en sonra da tepelemek için yürekli olmalıdır. Bu bakımdan bekçilerin cesur olmaları gerekir; ama cesur olmak, kaba ve vahşi olmak demek değildir. Bu nedenle bekçilere "beden eğitimi" yanında "ruh eğitimi" de verilir. Bu da müzik ve edebiyatla sağlanır.
Ne var ki kimi zaman çoban köpekleri sürüyü koruyacaklarına, kurt kesilirler. Benzer durum bekçiler için de söz konusu olabilir. Bunu önlemek için bekçilerin seçimine büyük özen gösterilir. Bu da evlenmeyi düzenlemek le sağlanır. Köylüler, işçiler, zanaatçılar kendi aralarında istedikleri gibi evlenebildikleri halde, bekçiler ancak devletin izniyle evlenebilirler. Daha açık bir deyişle kimin kimle evleneceğini devlet saptar. Bu birleşmelerin ürünü olan bebekler de doğar doğmaz annelerinden alınırlar ve devlet eliyle eğitilirler. Platon eserinde, "Savaşçılarımızın kadınları ortak olacaktır; hiçbiri ayrıca hiçbiriyle oturmayacaktır. Çocuklar da ortak olacaktır. Baba oğlunu tanımayacağı gibi oğlu da babasını tanımayacaktır" der.
İdeal devlette bekçilerin aile yaşamından yoksun bırakılmalarının yanında
özel mülk edinmelerine de izin verilmez. Platon'a göre devletin olduğu kadar kendilerinin de esenliği için biricik çare budur. Başkaları gibi tarlaları, evleri, paraları olunca bekçiliğe sırt çevirip tüccar ve çiftçi olacaklar, devletin koruyucuları olmaktan çıkıp zorbası ve düşmanı olacaklardır. Platon, bunu eleştirenleri şöyle yanıtlar: "Biz, devleti kurarken bir sınıf yurttaşı mutlu etmeyi değil, bütün devlete olabildiğince mutluluk sağlamayı amaç edinmiştik. Çünkü biz bir azınlığın değil, herkesin mutluluğunu istiyoruz".

Yönetciler
Yöneticilere gelince, Platon, bu grubun özenle yetiştirilmesini ve bekçilerin gördükleri eğitim ve öğretimin yanında, felsefe öğrenmelerini de gerekli görür. Çünkü ona göre "Filozofların hükümdar oldukları gün ideal devlet gerçekleşmiş olacaktır." Bu devlette, kişisel çıkar düşüncesine kapılmasınlar ve toplumun iyiliğinde başka bir şey düşünmesinler diye yönetenlerin de aile, özel mülk ve servet edinmeleri yasaklanmıştır.
Dikkat edilecek olursa Platon'un ideal devletini tek bir hükümdar değil, sayıları belli bir aristokratlar grubu yönetecektir. Burada her sınıf kendine düşen görevi yerine getirecek ve birbirlerinin işine karışmayacaktır Bu günümüzde her yurttaşın devletin yönetimine katılmasını sağlayan demokrasinin tam tersidir. Platon'un demokrasiyi beğenmeyişinin ve onu iyi hükumetlerin en kötüsü, kötü hükumetlerin en iyisi olarak nitelemesinin bir nedeni de hocası Sokrates'in demokratik bir yönetimin iktidarda olduğu dönemde ölüme mahkum edilmiş olmasıdır.
Platon, yaşlılık döneminin ürünü olan "Nomoi (Yasalar)" adlı eserinde ideal devlet anlayışında iki önemli değişiklik yapmıştır. Bunlardan biri, bekçiler (askerler) ve yöneticilerin aileye, özel mülke ve servete sahip olmalarını yasaklamanın yanlışlığını kabul etmesidir. İkincisi de yöneticilere tanıdığı kayıtsız koşulsuz yetkiden vazgeçmesidir. Yöneticiler Tanrı ya da melek olmadıklarından, onları da yasalarla sınırlamak en uygunu olacaktır.

FARABİ'NİN "EL MEDİNET-ÜL FAZILASI (ERDEMLİ ŞEHİR)

İdeal düzen arayışlarında bulunan düşünürlerden biri de Türk filozof Farabi'dir. O, bu konudaki görüşlerini "Erdemli Toplumun İlkeleri Üzerine Kitap (Kitab-el ara-el Medinet-ül Fazıla)" adlı yapıtında açıklamıştır.
Farabi İslam'da siyaset felsefesinin temelini atan kişidir. Siyaseti bir bilim olarak kabul eder. Ona göre insan­ları toplum halinde yaşamaya yönelten, doğal zorunluluklardır. Çünkü insan tek başına ne gereksinimlerini yete­rince karşılayabilir ne de yetkinliğe ulaşabilir. Bunu ancak, kişilerden birinin eksiğini diğeri ile tamamlayan top­lum sağlayabilir. Bu nedenle birey, toplum içinde yaşamadıkça yetkinliğe ulaşamaz.
Ona göre erdem yardımlaşmadır. Erdemli kent, gerçek mutluluğa ulaştıracak şeylerde yardımlaşan kenttir. Mutluluğa erişmek için yardımlaşan toplum, erdemli toplumdur. Bunun gibi, bütün uluslar mutluluğa varmak için birbirlerine yardım ederlerse dünya, erdemli bir dünya olur. O, bu anlayışını sonuna kadar götürür ve "En yet­kin devlet, insanlığı kuşatan dünya devletidir" der. Farabi bu tutumuyla felsefesinden yararlandığı Platon'u aşar. Onun bu görüşünün İslamiyetin getirdiği evrensel dini toplum anlayışından kaynaklandığı söylenebilir.
Farabi'ye göre her devletin başında iyi ya da kötü bir yöneten bulunur. Eğer yöneten cahil, çıkarcı ya da anor­mal bir kişiyse yasalar mükemmel de olsa o yönetim kötüdür. O halde erdemli devletin başında aydın bir kişinin, bir filozofun bulunması gerekir. Bu durum yönetilenlerin de bilgi ve ahlak yönünden yükselmelerini sağlar. Yö­netime geliş de seçimle olmalıdır. Farabi devletin birden çok kişi tarafından yönetilmesinden yanadır. Yönetici ya da yönetici topluluğunda bulunması gereken nitelikler üzerinde de ayrıntılı olarak durur. Ona göre yöneticilik edecek kişide öncelikle şu erdemler bulunmalıdır: Akıllı, anlayışlı, belleği güçlü, okumaya meraklı olmalı ve gü­zel konuşmalıdır. Doğruluğu sevmeli, kötülük yapmaktan çekinmeli, dünya malına ve eğlenceye düşkün olma­malıdır.


THOMAS MORE'UN "UTOPİA "SI

İngiliz devlet adamı Thomas More, Platon'dan 20 yüzyıl sonra "Utopia" adlı yapıtında, onun "İdeal Devlet'ine benzer bir devlet tasarlar. More, Utopia'yı yazdığında İngiltere toplumsal bir kargaşa içindedir. Örneğin, tekstil en­düstrisinin gelişmesi üzerine toprak sahipleri geniş tarım alanlarını boşaltıp otlak yapmışlardır. Ona göre; "Bütün İngiltere'yi saran koyun sürüleri, başka yerlerde o kadar tatlı, o kadar tok gözlü olan bu hayvanlar bu­rada öyle aç gözlü, öyle doymak bilmez olmuşlar ki insanları bile yiyorlar; kırları, köyleri, evleri silip süpürüyorlar. Geriye bir yığın işsiz ve yoksul bırakıyorlar."
Bu durum karşısında More "Malın mülkün ki­şisel bir hak olduğu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde sosyal adalet ve rahatlık hiçbir zaman ger­çekleşemez. Ama siz aslan payını kötülere bırakan bir toplumda doğru bir yan bulursanız, büyük çoğun­luk yoksulluk içinde kıvranırken, doymak bilmez bir avuç insana memleketin bütün zenginliklerini sömürten bir devlet mutlu olabilir derseniz, o başka." diyor.
Thomas More'un bir ada olarak tasarladığı Utopia'da elli dört büyük şehir vardır. Hepsinde aynı dil konuşu­lur; aynı töre, kurum ve yasalar yürürlüktedir. Elli dört şehrin hepsi aynı plan gereğince kurulmuştur ve hepsinde bölge özelliklerine göre biçimlenen aynı devlet yapıları vardır. Her aileye bir ev verilmiştir. Aileler evlerini on yıl­da bir kur'a ile değiştirmek zorundadırlar.
Her şehirde altı bin aile yaşar ve her aile yirmi iki kişiden oluşur. Bunların ikisi köledir. Aileyi en yaşlı erkek yönetir. Utopia'da aile toplumun çekirdeğini oluşturur. Birbirlerini sevenlere, sağlıklı olmaları koşuluyla, evlenme olanağı sağlanır. Kızlar 18, erkekler 22 yaşından önce evlenemezler. Evliliğe ancak ölüm son verir; ama eşler bir­birini aldatır ya da eşlerden biri dayanılamayacak kadar huysuzsa yöneticiler kurulunun izniyle eski eşlerini bıra­kabilir, bir yenisiyle evlenebilirler. Suçlu olan eş ise ömrünün sonuna kadar bir daha evlenemez.
Utopia toplumunun temel özelliği sınıfsız toplum oluşudur. Burada herkes -köleler dışında- birbirine eşittir. Kadın erkek arasında fark gözetilmemiştir. Ne var ki Platon gibi More da yurttaşlara tanıdıkları hakları kölelere ta­nımamıştır.
Ülkede planlı ekonomi sistemi geçerlidir. Yalnızca en gerekli olan nesneler üretilir, lüks üretim yasaktır. Yirmi dört saatin yalnız altı saati işe ayrılmıştır. Tüm üretilenler toplumun ortak malıdır. Özel mülk edinme yasaktır. Üre­tilenler tüketiciler içindir. Bu amaçla her şehir dört mahalleye ayrılmıştır. Her mahallenin ortasında, içinde her çe­şit eşya ve yiyecek bulunan bir çarşı bulunur. Her ailenin başkanı bu çarşıdan gerek gördüğü kadar eşyayı para ya da yazılı bir belge vermeden alıp evine götürür. Her şey bol olduğu ve insanlar iyi eğitildikleri için (Eğitim her­kes için zorunludur.) hiçbiri gereğinden fazlasını almaz.
Utopia'da temel ilkelerden biri de hoşgörüdür. İsteyen istediği dine inanabilir, dinsiz de olabilir; ama onların çoğunluğu tek tanrıya inanırlar. Ülkede dinsizlik suç değildir; ancak herhangi bir dini küçümsemek suçtur.
Thomas More, Platon gibi içinde yaşadığı toplumu mutlu kılmak istemiştir; çünkü ona göre de devletin ama­cı mutluluğu sağlamaktır. Günümüzde görüşlerinin bir ölçüde de olsa gerçekleşmiş olduğu söylenebilir: Eğitim ve öğretimin zorunlu ve parasız olması, kadın erkek eşitliğinin gerçekleşmesi, çalışma saatlerinin azaltılması, ka­mu hizmetleri alanının genişletilmesi, toplumsal devlet anlayışının benimsenmesi, dinsel hoşgörünün evrensel ni­telik kazanması gibi.


CAMPANELLA'NIN "GÜNEŞ ÜLKESİ"

Tommaso Campanella (1568-1639) bir İtalyan rahip ve filozoftur. O da Platon ve More gibi, ide­al düzen arayıcılarından biridir ve mutluluğun sosyalist bir devletle gerçekleşebileceği kanısındadır.
Güneş ülkesinin(Civitas Solis) başında seçimle gelen bilge bir rahip bulunur. Buna »Büyük Metafizikçi'' de­nir Devlet ve din işlerini yürütmekle yükümlüdür. Kesin ve karşı, konulmaz yetkileri vardır. Seçtiği üç bakan kendisine yardım eder. Bunlar PON, SİN ve MOR adlarını taşırlar. Pon (güç) askerlik, savaş gibi güce dayanan işleri yürütür. Sin (bilgelik) din ve eğitimle ilgilenir. Mor (aşk) sağlık işlerine bakar ve kadın erkek ilişkilerini düzenler.
Güneş Ülkesi'nde özel mülkiyete yer yoktur. Her şey devletin mülkiyetindedir. Birlikte üretilir, birlikte tüketilir. İdeal Devlet'te sekiz, Utopia'da altı saat olan zorunla çalışma Güneş Ülkesi'nde dört saate indirilmiştir. Böylece yurttaşlar eğlenmeye, güzel sanatlarla uğraşmaya, tanrıya bağlanmaya daha çok vakit bulacaklar ve mutlu
olacaklardır.
Campaneila'ya göre bütün kötülüklerin yani yalan, hırsızlık, kıskançlık, öldürme vb. nin kaynağı ailedir. Bun­dan ötürü Güneş Ülkesi'nde aile kurumu yoktur. Kadınlarla erkekler, evlenmeden birbirleriyle birleşirler; ama bu, cinsel yaşamda bir başıboşluk olduğu anlamına gelmez. Çünkü isteyen istediğiyle birleşemez. Bakan Mor'un me­murları bu işleri düzenlerler, kimin kimle birleşeceğini kararlaştırırlar. Bu yola, gelecek kuşakların sağlıklı ve akıl­lı olmaları için başvurulur. Bebekler doğar doğmaz analarından alınırlar. Bu bakımdan ana babalarını tanımazlar. Devlet onları büyütür, eğitir ve iyi birer yurttaş olmaları için gereken her şeyi yerine getirir.
Campanella, din alanında "özgürlük ve hoşgörü"ye karşıdır. Güneş Ülkesi'nde isteyenin istediği dine inanma­sına izin verilmez. Ayrıca Campanella, dünya toplumlarının tek bir dinsel düzen altında birleştirilmesi gerektiği­ni savunur. Bu yönüyle More'a göre gerici bir tutum sergiler.


KORKU ÜTOPYALARI

Korku ütopyalarına çağımız İngiliz yazarlarından A. Huxley'nin "Yeni Dünya"sı ile G. Orwell'in "1984"ü ör­nek olarak verilebilir.

ALDOUS HUXLEY'NİN "YENİ DÜNYA"SI

Aldous Huxley (1894-1903) 20. yüzyılın tanınmış romancı ve eleştirmenlerindendir. Bilim kur­gu türünde iki romanı vardır. Bunlardan "Yeni Dünya (Brave New World)" 1932 yılında, "Yeni Dünyayı Yeniden Ziyaret (Brave New World Revisited)" 1958'de yayımlanmıştır.
Huxley "Yeni Dünya" adlı romanında
bilimsel denetim ve koşullandırma altında bunalan insanların korkunç dünyasını dile getirir. Romana ürkütücü bir kötümserlik egemendir.
"Yeni Dünya", üzerinde yaşadığımız yeryüzüdür. Burada, akıl almaz hızla gelişen teknoloji her alana egemen olmuştur. Artık kıt'alar arası gidip gelmeler roketlerle yapılmaktadır. Aile denilen kurum ortadan kalkmıştır. Tüm çocuklar tüp bebeğidir. Her şey planlanmıştır, insanlar üstün zekâlılardan moronlara kadar bir dağılım içinde ih­tiyaca göre üretilmektedir. Kişi, işine göre koşullandırdığından görevini severek yapmakta ve bu mutluluk ona yetmektedir. Yeni Dünya'da düşünmeye yer yoktur. Bunu sağlamak için geçmiş silinmiş, müzeler kapatılmış, eski anıtlar yok edilmiştir. Böylesi bir dünyada normal ana babadan doğma bir kişi vardır. Yaşam onun için o denli tatsızlaşır ve zorlaşır ki kurtuluşu intiharda bulur.

G. 0RWELL'IN "1984"Ü

İngiliz romancısı George Orwell (1903-1950) "Hayvan Çiftliği" ve "1984" adlı romanlarıyla ünlenmiştir. Hayvan Çiftliği'nde çağımızı ve törelerini eleştirmek için bir çiftlikte yaşayan hayvanları konu alır. 1984 adlı romanında da baskıcı yönetimler altında ezilen toplumları dile getirir.
Orwell'da Huxley gibi karamsar bir tablo sergiler. 1984'te dünya devletleri üç büyük blokta kümeleşmişlerdir. Denk güçlere sahip olduklarından sonuç alıcı bir savaşa girmekten kaçınmaktadırlar. Toplumlar, acımasız dikta­törlerin yönetimi altındadır. "Düşünmek", "sorgulamak", "eleştirmek" kavramları sözlüklerde kalmıştır. Birey, en doğal hakkı olan yaşama güvencesinden bile yoksundur. Bu durum insanları korkak, tepkisiz, kişiliksiz, jurnalci yapmıştır. Herkes birbirine, kendisini paralayabilecek bir kurt gözüyle bakmaktadır. Herkesin düşünce ve davranışları "Büyük ağabey sizi gözlüyor" tehdidi altındadır. Yaşam tüm tatlılığını yitirmiştir.
Orwell"1984"te hem gelecek hakkındaki ürkütücü görüşlerini açıklamış hem de insanları modern dünyayı sarsan sorunlar üzerinde dü­şünmeye çağırmıştır.

 

BİREY VE DEVLET
 

İnsanların toplum halinde yaşamaya başlamalarıyla birlikte devletin ortaya çıktığını söylemek, devlet kavra­mını çok geniş yorumlamak olur. O zaman ilk devlet biçiminin boylarda (aşiret) oluştuğu söylenebilir. Yaygın görüş devletin bireysel nitelikteki siyasal iktidarın, gelişen toplumsal yapının yeni örgütlenme gereksinimlerini karşılayamaması sonucunda ortaya çıktığı yönündedir. İlk ve Orta Çağda devletin başında olan kişi, genellikle tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduğunu belirtir ve kendisine karşı her türlü başkaldırıyı günah, dolayısıyla suç sayardı. Her iki devlet anlayışında devlet - birey ilişkisi, emreden ve itaat eden bir ilişki olmaktan öteye geçmez. Bazı siyaset felsefecilerine göre devlet, toplumların ulusal toplum aşamasına gelmesinden sonra ortaya çıkmıştır.
Ulusal toplumlar Avrupa'da feodalitenin yıkılmasından sonra doğduklarına göre, devlet de 16 ve 17. yüzyıllarda ortaya çıkmış demektir. Görüldüğü gibi ne devletin doğuş nedeniyle ilgili olarak ne de devletin, tarihin hangi aşa­masında ortaya çıktığı konusunda bir görüş birliği vardır. Böyle olmakla birlikte bilim insanları,
ulusal egemenlik kavramıyla birlikte çağdaş devletin doğmaya ve devlet - birey ilişkisinin bir
emreden ve itaat eden ilişkisi olmak­tan çıkmaya başladığı düşüncesinde birleşirler.
Bireyin devlet karşısında birtakım haklar ve özgürlükler kazanması hiç de kolay olmamıştır. Bunun için monarşik ve teokratik iktidarların yerlerini, demokratik ve laik iktidarlara bırakması, ayrıca hukukun üstünlüğü görü­şünün yaygınlaşmasını beklemek gerekmiştir.
Hukuk bir yandan devleti kurumlaştırmış, öte yandan bireylere ta­nınan hak ve özgürlüklere güvence sağlamıştır. Bu gelişmelerden de hukuk devleti anlayışı ortaya çıkmıştır. Bir ta­nıma göre hukuk devleti, bir ülkedeki suçlu olmayan kişilerin huzur içinde yaşayıp, huzur içinde uyuyabilmelerini, yarınlarından kuşku duymamalarını sağlayan çeşitli hukuk ilkelerinin benimsendiği ve uygulandığı devlettir. Hukukun üstünlüğünün benimsendiği demokratik ülkelerde birey - devlet ilişkisi akılcı ve gerçekçi bir şekilde dengelenmiştir, denebilir.
Bugünün çağdaş devleti insanlığın yüzyıllar boyunca gelişmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Artık
devlet, vatandaş­ların dışında, onların üstünde, onlardan ayrı bir varlık değildir Ne kadar çok vatandaş devlet yönelimine katılır­sa bireyin hak ve özgürlükleri o kadar güvence altına alınmış demektir. Çağımız devletinin, hak ve özgürlüklere genişleme olanağı veren, bunların kullanımını güvence altına alan bir kurum olması gerektiği söylenebilir.
Birey-devlet ilişkisinin bu duruma erişmesi birçok düşünürün katkısı sayesinde olmuştur. Örnek olarak biri doğudan diğeri batıdan iki siyaset felsefecisinin görüşlerini açıklayacağız. Bunlar Yusuf Has Hâcib ile Montesquieu'dür.


YUSUF HAS HÂCİB

Bir Türk düşünürü ve şairi olan Yusuf Has Hacib, Kırgızistan'ın Balasağun kentinde doğmuştur. "Kutadgu Bilig (Mutluluk Veren Kitap)" adlı manzum eserin yazarıdır. Kitabını 1070 yılında Kaşgar'da Karahanlılar hakanı­na sunmuş, eserin çok beğenilmesi üzerine has hâcib (baş mabeyinci) olarak sarayda görevlendirilmiştir.
Kutadgu Bilig, Türklerin İslamiyeti kabul etmelerinden sonra yazılan en önemli toplumsal eserlerden biridir. Yaklaşık 6.600 beyitten oluşmuştur. Kitapta devletin öğelerinden toplum, ülke ve iktidar üzerinde durulmuş; dev­let yönetiminde bilgi, yetenek, hoşgörü, disiplin gibi kavramların önemi Türk ve İslam tarihinden alınan örnekler­le belirtilmiştir.
İnsanların, gerek bu dünyada gerekse öbür dünyada mutluluğa nasıl erişeceklerinin anlatıldığı Kutadgu Bilig'de yazar, "olması gereken" devleti betimlemiştir. Bir devletin, ideal bir devlet haline gelebilmesi için gerek­li olan
özelliklerden söz etmiştir. Bunların önde gelenleri akıl, adalet ve doğru yasadır. Bu nedenle devlet her şeyden önce akla, adalete ve doğru yasalara dayanmalı, bireyi mutlu kılmayı amaçlamalıdır. Birey de tanrıdan kaynaklanan değerleri özümseyerek erdemle donanmaya çalışmalıdır. Yusuf Has Hacib'e göre, ancak o zaman bi­rey kişilik kazanır; birey - devlet ilişkisi arzulanan, olması gereken düzeye varır.


CHARLES DE MONTESQUİEU

Fransız düşünürü Montesquieu (1689-1755) bazı toplumsal bilimcilerce hem sosyolojinin hem de siyaset biliminin kurucusu sayılır.
En ünlü eseri "Kanunların Ruhu (L'Esprit des Lois)" dur.
Fransız siyaset kuramcısı üç yönetim biçimi öngörür. Bunlar cumhuriyet, monarşi ve istibdat (zorba yönetim, despotizm)dir. Cumhuriyet yönetimi kendi içinde aristokrasi ve demokrasi olmak üzere ikiye ayrılır.
Egemenlik soylu ve üstün bir azınlığın elinde ise
aristokrasi, halkın tümünün eline geçtiğinde de demokrasi ortaya çıkar. Demokrasi halkın hem yöneten hem de yönetilen durumda olduğu bir yönetim biçimidir.
Monarşi, tek kişinin ya­salara uygun yönetimidir.
Bu yönetim biçiminde tüm siyasal yetki ve güçler, çoğunlukla miras yoluyla yönetimin başına geçen tek bir kişide, örneğin kral ya
da padişahta toplanır.
İstibdat ise tek kişinin toplumu keyfine göre yönetmesidir. Burada yöneten, ele geçirdiği devlet gücünü sorumsuz ve sınırsızca kullanır.
Montesquieu'ye göre bu üç yönetim biçimine uygun düşen üç temel duygu vardır.
Cumhuriyet siyasal erde­me,
monarşi şan ve
şerefe,

istibdat korkuya dayanır.
Siyasal erdem ülke ve toplum sevgisidir. Başka bir deyişle
ülke ve toplum çıkarlarını kişisel çıkarların üstünde tutmaktır. Siyasal erdem demokrasinin temel ilkesidir, onu
ayakta tutan güçtür; yasalara saygıyı ve bağlılığı sağlar.
Monarşide toplum alt ve üst olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır. Üst sınıfı oluşturanların - yöneticiler, soylular, din adamları gibi birçok ayrıcalığı vardır. Bunlar kendi durumlarını korumak ve ayrıcalıklarını pekiştirmek için sürekli bir savaşım içindedirler. Bundan ötürü monarşinin ilkesi şan ve şereftir.
Ayrıcalık azaltılınca ya da kaldırılınca monarşi bozulmaya başlar ve sonunda yıkılır.

İstibdat, tek kişinin keyfince toplumu yönetmesidir. Bu yönetimde siyasal erdeme olduğu gibi şan ve şerefe de gerek yoktur. Özellikle başkalarının şan ve şeref kazanması zorba yönetim için tehlike oluşturabilir. Bu nedenle despotizmin dayanağı korkudur. Ne var ki korku üzerine kurulan bir yönetim doğası gereği bozuktur ve eninde sonunda yıkılır.Yönetim biçimlerini ve her birinin eksik ya da kötü yanlarını belirttikten sonra Montesquieu şu soruyu sorar:
"İktidarın kötüye kullanılmasını önlemek için ne yapılmalıdır?"
Düşünürün bu soruya yanıtı şudur: "Yapıl­ması gereken, iktidarı iktidarla durdurmaktır."
Montesquieu'ye göre bir devlette üç güç vardır. Bunlar yasama, yürütme ve yargı güçleridir. Eğer bir devlette yasama, yürütme ve yargı gücü tek elde toplanmışsa güçler ayrılığı ilkesi işlemiyor demektir. Artık o ülkede siya­sal özgürlükten, eşitlikten, adaletten, erdemden söz edilemez. Bu nedenle yasama, yürütme ve yargı gücü ayrı el­lerde bulunmalıdır. Başka bir deyişle bir iktidar diğer bir iktidarla sınırlanmalıdır. Ancak böyle bir düzende siya­sal özgürlük gerçekleşir, kişi yasanın zorunlu kılmadığı şeyleri yapmaya zorlanamaz ve yasanın izin verdiği şey­leri yapmaktan da alıkonamaz.
Montesquieu hiçbir gücün sınırsız olamayacağını, yasalara, insan hak ve özgürlüklerine saygılı olmak gerek­tiğini ilke haline getiren bir düşünürdür. Birey - devlet ilişkisinin, boyun eğen ve eğdiren bir ilişki olmaktan çıkma­sında büyük katkıları olmuştur. Siyaset felsefesi açısından önemi buradan kaynaklanmaktadır, denebilir.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !