Felsefeye Giriş

A. FELSEFENİN ANLAMI

         Yunanca philosophia (fiiosofiya) terimini ilk kullananın Sisamlı matematikçi Pythagoras (Pitagoras, M.Ö. 580-500) olduğu sanılmaktadır. Philosophia; philia (sevgi), sophia (bilgelik) olmak üzere İki sözcükten oluşmakta ve "bilgi sevgisi" ya da "bilgelik aşkı" anlamına gelmektedir. Dönemin aydınlarınca benimsenen bu terim önce Latince ve öteki Avrupa dillerine, daha sonra felsefe adı altında Arapçaya, oradan da Türkçeye geçmiştir. Doğuda ise felsefenin izlerini ilk kez M.Ö. 6. yüzyılda Nepal'de doğmuş Siddhartha Gautama (M.Ö. 563-483)'nın öğretisinde ve Taoculuğun kurucusu Çinli filozof Lao Tse (M.Ö. 570-485)'de görmekteyiz. Felsefe terimi belirgin anlamını, Akdeniz kültür çevresinin ilk filozofu sayılan Miletli Thales (M.Ö. 625-545)'ten sonra Platon (M.Ö. 427-347) ve Aristoteles (M.Ö. 384-322) felsefesinde kazanıyor. Nitekim Aristoteles'te felsefe, var olanın ilk temellerini ve ilkelerini araştıran bilgidir. Thales, Platon ve Aristoteles'in yaşadığı dönemlerden bu yana felsefe, farklı ilgi alanlarına koşut olarak yeni anlamlar kazanmış, ona göre de tanımlanmıştır. Bu tanımlamalara birkaç örnek verelim:

Felsefe, insanın içinde yaşadığı evreni anlama uğraşıdır.

Felsefenin özü, bir bilgi edinmekten çok, onu arayıp araştırmaktır,

Felsefe, hem sağlam bilgi üretme hem de ahlâklı ve mutlu yaşam'a çabasıdır.

Felsefe; kavramlar oluşturmak, keşfetmek, üretmek sanatıdır

Felsefe, henüz tam bilgi sahibi olamadığımız konularda kurguya (spekülasyona) başvurmaktır.

Felsefe varlığın başka bir deyişle doğanın, toplumun, insan düşüncesinin ögeleriyle genel yasalarını aramaktadır. Bunları ararken de "Ben neyim?", "Evren nedir?", "Ben ve evrenden başka bir şey var mıdır?", "Nereden geldik, nereye gidiyoruz?", "Yaşamın anlamı nedir?", "Nasıl yaşamalıyız?", "Neyi bilebiliriz?", "Neye inanmalıyız?" türünden sorular sormaktadır. Düşünen her insan için birer sorun olan bu sorulara iki örnek verelim:

Doğa varlığını sürdürebilecek mi, yoksa bilimsel ve teknik ilerleme sonucunda yok mu olacak?

Baskı ve toplumsal adaletsizlik yeryüzünden silinecek mi, yoksa sonsuza kadar mı sürecek?

              Bu ve buna benzer sorulan sormakla felsefenin alanına girmiş oluruz. Onlara yanıt aramaksa felsefe yapmayı, yani çeşitli bilgi dallarının ulaştığı sonuçları hem çözümlemeyi hem de bir araya getirmeyi gerektirir. Felsefe öğrenimi bu nedenle önemlidir. Prof. Nermi Uygur (doğ. 1925) felsefeyi şöyle niteliyor: "Felsefe bir araştırmadır. Araştırma, sorularını sık sık yenileyen bir çalışma biçimidir. Her araştırma gibi felsefe de yeni sorulara açıktır. Nerede sorular hep aynı kalmışsa orada felsefe araştırma olmaktan çıkmış demektir... Felsefenin değişmez bir kuruluşu yoktur; değişik sorularla kendini korur."  Prof. Kari Jaspers (Yaspers, 1883-1969)'in şu sözleri de yukarıdakilerle çakışmakta ve onlarla bütünleşmektedir: "Gerçekliğin aranması onun elde bulundurulması değildir... Felsefe belli bir yolda olma demektir. Felsefenin soruları yanıtlarından daha özlüdür ve her yanıt yeni bir soruya dönüşür." Prof. Uygur ve Jaspers'in bu görüşleri felsefenin "ne olduğunu" ve "ne olmadığını" anlamamıza yardımcı İlk bilgilerdir. İlerideki derslerimizde felsefenin temel sorunlarını ve bunlara getirilen farklı çözümleri ele alacağız. O zaman felsefenin belli bir çerçeve içindeki sorunları arayıp bulan, bunların sınırlarını çizmeye çalışan, ilk buldu-ğuyla yetinmeyen, buna körü körüne bağlanmayan bir düşünme etkinliği olduğunu görecek ve felsefenin anlamını daha iyi kavrayıp değerlendirebileceğiz.

Evreni, toplumu, insanı tanımak ve bilmek amacıyla yola çıkan felsefenin ana konularına girmeden önce, bilginin ne olduğunu ve bilgi türlerini ele almamız uygun olacaktır.

1. BİLGİNİN TANIMI

            İnsan günlük yaşamda birçok nesneyle karşılaşır, onları algılar, ne olduklarını kavrar. İnsan kendi dışında olan nesneleri algıladığı gibi, kendi iç dünyasını da algılar. Bilinçli bir varlık olan insandaki bu algılama ve kavrama etkinliğine bilme, elde edilene de bilgi denir.

         Dikkat edilirse bilginin oluşumunda iki öge İşe karışmaktadır. Bunlardan birisi algılayan, bilendir; başka bir deyişle insandır. Diğeri; bilinen, araştırılan, kendisine yönelinen şeydir. Bilgi kuramı (teorisi) terminolojisinde bilene, eş deyişle insana, özne (süje, bilen); bilinmesi gereken şeye de nesne (obje, bilinen) adı verilir. Akıllı bir varlık olan insan, çevresine bilme isteğiyle yönelir. Bu yönelişin sonunda özneyle nesne arasında kurulan ilgi, bilginin oluşumuna yol açar. Örneğin, "Sıranın üzerinde gördüğüm nesne bir felsefe kitabıdır." dediğimde, benim bilincimle nesne arasında duyuya dayalı bir İlgi kurulmakta ve nesne "felsefe kitabı" olarak algılanmaktadır. İnsan bilgisinin büyük bir bölümünü algıya dayalı bu tür bilgiler oluşturur. Algılama, nesnenin mekânda belli bir yere yerleştirilmesi, yorumlanması, bir bütün olarak ortaya çıkarılması işlemidir. Ancak insanın algılama düzeni eksiksiz ve yetkin değildir, yanlış algılamalara açıktır. Algılamanın bu özelliği, algılanan her şeyin "bilgi"yi oluşturmadığını gösterir. Görüldüğü gibi bilgi, özneyle nesne arasında kurulan bağdan oluşmaktadır. Bu bağı kuranlar bilgi aktları (bağları)dır. Bilgi aktı, özneden nesneye yönelen bilinç eylemi demektir.

        Kuşkusuz bilgi yalnızca algılamaya dayanmaz. Algılamanın yanında düşünme, anlama, açıklama gibi yollarla da bilgi edinilir. Ancak, algılama ile söz gelimi düşünme arasında önemli farklar vardır. Algı aktı birey ile gerçek varlık arasında bağ kurarken, düşünme aktı hem gerçek varlıkları (elle tutulan, gözle görülen varlık alanını) hem de düşünsel varlıkları {sayı, kavram, görüş gibi soyut unsurları) İçine alır. Düşünmenin bu özelliği, düşünülen her şeyin bir bilgi niteliği taşımayacağını gösterir. Özne (bilen) ile nesne (bilinen) arasında bağ kuran önemli aktlardan biri de anlama aktıdır. Bu aktın alanı da algı aktının alanı gibi çok geniştir. Örneğin, "Bilginin tanımı başlığı altında verilen bilgileri anlıyorum." demek, orada neyin belirtilmek istendiğini; "Arkadaşımı anlıyorum." demek ise onun isteklerini, neyi gerçekleştirmek istediğini, huyunu, dünyaya bakış tarzını... hiçbir araca başvurmadan kavrıyorum demektir.

Algılama, düşünme, anlama ve açıklama akdarının sağladığı bilgiler farklı niteliktedir.

2. BİLGİ TÜRLERİ

          İnsan dış dünyaya olduğu gibi, kendi iç dünyasına da bilme isteğiyle yönelen tek varlıktır. Bu, insanı insan ya­pan en önemli özelliklerden biridir. Nitekim, psikoloji ve pedagoji çocukta bilme isteğinin ilk yaşlarda ortaya çık­tığını belirtmektedir. Tarih ve sosyoloji, en ilkel topluluklarda bile, toplumsal yaşamın temelinde bazı bilgi türle­rinin -gündelik bilgi, dinsel bilgi gibi- varlığını kabul etmektedir. Doğal olarak günümüzdeki bilgi türlerinin sayısı artmış, kapsamları çok genişlemiştir. Böyle olmakla beraber tüm bilgiler, bir Özneyle bir nesne arasındaki ilgiyi göstermeleri bakımından birbirlerine benzerler, Ancak her tür bilgide özne-nesne ilişkisi farklı olarak kurulur. Bu da bir bilgi türünün diğer bilgi türlerinden belirli özelliklerle ayrılmasına yol açar.

Bilgi, taşıdığı özellikler bakımından;

a. Gündelik bilgi, b. Dinsel bilgi, c. Teknik bilgi, ç. Sanat bilgisi, d. Bilim­sel bilgi ve e. Felsefe bilgisi olmak üzere altı türe ayrılabilir. Şimdi bunları ana çizgileriyle gözden geçirelim.

a. GÜNDELİK BİLGİ

           İnsan biri doğal, diğeri toplumsal olan iki gerçeklik (realite) içinde yaşar. Duyu organları ve bilme yetisi olan akıl yoluyla da her iki gerçeklikteki nesne ve olayları algılar. İnsanın nesneleri, olguları algılaması demek, onları tanıması, bilmesi, başka bir deyişle bilgi edinmesi demektir. Örneğin, sıra arkadaşımın adını bilirim. Sorulduğun­da saçlarının sarı, gözlerinin renginin mavi olduğunu söylerim. Bunlar, algılama yoluyla edindiğim, geçerliği olan yani doğru olan bilgilerdir.

           Hepimizin kişiler, nesneler ve olaylarla ilgili bu türden birçok bilgisi vardır. Bunlar günlük yaşamın akışını ko­laylaştıran öznel bilgilerdir. Örnekte de belirtildiği gibi bu bilgilerin bir geçerliği, bir doğruluğu vardır; ancak bu doğruluk tek tek olaylarla ve nesnelerle ilgili bir doğruluktur. Duyu ve algılara ait olan bu bilgiler tek tek nesne ve olaylarla ilgili oldukları hâlde, kimi zaman bunlara da­yanarak genellemelerde de bulunulur. Örneğin, kız kardeşinin sık sık ağladığını gören ağabeyi kadınların erkek­lerden daha duygusal olduğunu, kavak yapraklarının erken dökülmeye başladığını gören bir çiftçi de kışın sert ge­çeceğini ileri sürebilir.

          Dikkat edilirse örneklerdeki genellemeler kişisel denemelere dayanmaktadırlar; akıl ve deneyle temellendirilen, dolayısıyla genel geçerliği olan bir doğruluk değildirler. Bu bakımdan neden-sonuç bağlantısı vermezler. Baş­ka bir deyişle bu tür bilgilerle genel geçerliği olan yargılara varılamaz; çünkü bu bilgilerdeki nedensellik akla ve deneye değil, kişisel sezgiye dayanır ve yalnızca tek tek iki olay arasındaki bağı gösterir. Tek tek olaylar ve nes-neler hakkındaki bilgimizin doğruluğunu belirten bu tür bilgilere gündelik (ampirik) bilgi denir.

b. DİNSEL BİLGİ

           Genel olarak din, insanların anlayamadıkları ve karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını doğa­üstü, gizemsel (mistik) güçlerle açıklama olgusudur. Başka bir açıdan din, kutsallığına ve yüceliğine inanılan bir güç karşısında boyun eğmektir. Bütün dinlerde insanın evrenle İlgisi belirlenmek, doğa ve toplum olayları açık­lanmak istenmiştir. Bu yönleriyle dinler insanları bazı düşünce ve eylemleri benimsemek ya da yadsımakta ser­best bırakırken bazı düşünce ve eylemleri benimsemeye ve yerine getirmeye zorlar. Bu nedenle her dinde inanç, dinin özünü oluşturur. Ayin ve ibadet İse inancın pekiştirilmesini sağlar.

Dinsel bilgide özneyle nesne arasındaki ilgiyi inanç kurar. Bu özellik onu, öteki bilgi türlerinden kesin çizgilerle ayırır. Nitekim tek tanrıcı dinlerde (Musevilik, Hristiyanlık, Müslümanlık), bir dine bağlı olanlar o dinin asıl kaynağının tek bir Tanrı olduğuna inanırlar. Bundan sonra neye İnanıp neye karşı olacaklarını da kutsal kitap ile peygamberin söz ve tutumlarına göre belirlerler.

c. TEKNİK BİLGİ

İnsanlar, bazı hayvanlar kadar güçlü olma­malarına karşın, dünyanın egemen türü duru­muna gelebilmişlerdir. Bunun önde gelen nede­ni, öteki türlerde bulunmayan bir özelliğe, geliş­miş bir beyne sahip oluşlarıdır. İnsanlar, bilme yetisi olan akıl sayesinde doğa karşısındaki ye­tersizliklerinin üstesinden gelebilecek teknikler bulabilmişlerdir. Bu anlamda teknik bilgi, bir üretim yapabilmek ya da bir amacı gerçekleşti­rebilmek için gerekli olan araç, yol, yöntem ve bunları bir araya getiren ayrıntılı bilgidir. Teknik bilgi, doğa bilimlerinin ulaştığı yasaların günlük yaşama uygulanması ile gelişmiştir ve günlük yaşamın sürdürülmesinde kolaylık sağlar. Tek­nik, tarihsel süreçte üç aşamalı bir gelişme gös­termiştir:

Bunlardan ilki alet tekniğidir. Bu teknik, insa­nın el emeği ile gerçekleştirilen İşlerdeki etkinli­ğini, çalışmasındaki verimini artırmıştır. Örneğin; orak, ekinin biçilmesini kolaylaştırmış, el araba­sı eşyanın az emekle taşınmasını sağlamıştır. Bu aşamadaki teknik, kuramsal (teorik) bilgiye, baş­ka bir deyişle bilime dayanmayan tekniktir.

               İkinci_aşama makine tekniğidir. Bu aşamada el emeği yerini makineye bırakmıştır. İnsan da makineyi tamamlayan bir öge durumundadır.

             Üçüncü aşama otomasyon tekniğidir. Bu aşamada çalışma sürecinin tümü otomatikleştirilmiş makine düzenine bırakılmıştır. Otomasyon aşamasında insanın görevi, bu süreci plânlamak ve denetlemektir.

             Tekniğin gelişimi ile bilimin gelişimi arasında sıkı bir bağ vardır. Eski çağlarda teknik, bilime öncülük yapardı. Bilimin gelişmeye başladığı yüzyıllarda bu ilişki tersine döndü. Bilim, teknik karşısında öncü rolü oynadı. Çağı­mızda ise bilimle teknoloji karşılıklı etkileşim içindedir. Bilim teknolojiye kaynaklık yaparken teknolojik gelişme­ler de bilime yeni alanlar açmakta ve büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında çağdaş uygarlığın, bilim ile teknolojinin ürünü olduğu söylenebilir.

             Teknik bilginin temel özelliği; işlevselliği, pratikliği sağlamayı amaçlamasıdır. Bu özelliği onu, öteki bilgi tür­lerinden ayırır. Nitekim bilimin amacı evreni tanımak, olayları yan tutmadan ve çıkar gözetmeden, yarar-zarar kavramlarından uzakta incelemektir. Oysa teknik hep pratikliği göz önünde bulundurur, araç ve makineleri bu ne­denle üretir. Teknik insanlığa sayısız yarar sağlarken, onu yok edecek araçların geliştirilmesine de olanak verir. Söz gelimi; nükleer bombalar üretir, çevre kirlenmesine yol açar, ormanları yok eder, işçiyi otomatlaştırır, toplumsal patlamalara neden olur.

ç. SANAT BİLGİSİ

             Sanat; güzeli yaratan, gerçekliği simgelerle anlatan bir etkinliktir. Hoşa giden, düşündüren biçim (form)ler yaratma çabasıdır. Yetenek, düş gücü ve yaratıcılık gerektirir. Başlıca sanat dallan müzik, resim, heykel, seramik, tiyatro, mimarlık, sinema ve edebiyattır..

             Sanatçı, eserlerinde genel olarak doğayı, İnsanı, yaşamı yansıtır. Sanat, sanatçıda başlayıp onda biten bir olay değildir. Sanatın İşlevi estetik bir zevk vermek, duyguları zenginleştirmek, kişiyi heyecanlandırmak olduğu kadar, onu aydınlatmak, eğitmek ve bilgilendirmektir de. Bu yönüyle sanat da bilgi türlerinden biridir. Sanatsal etkinlik­te de bir Özne-nesne ilişkisi vardır. Ancak, bu bilgi türü özneye sıkı sıkiya bağlıdır. Örneğin, aynı nesnenin (söz gelimi bir tarlanın ortasında tek başına yükselen ardıç ağacının) resmini yapan iki ressamdan her biri ağacı ken­dine göre algılar, yorumlar ve ona göre tuvale geçirir. Bu da sanat bilgisinin süjeye bağlı öznel (sübjektif) bir bil­gi olduğunu gösterir.

d. BİLİMSEL BİLGİ

           Bilimsel bilgi, bilimlerin bize sağladığı bilgidir. Akla, gözlem, deney ve kanıta dayanır. Ayrı ve farklıymış gibi görünen olayların aynı bir nedene, bir yasaya bağlı olduğunu ortaya koyar. Bilimsel bilgi hiç kimsenin tekelinde olmayıp herkesin soruşturmasına, denetlemesine açıktır. Başlıca özelliği nesnel (objektif), kesin, genelleyici, tutarlı ve sistemli oluşudur.

Bilimsel bilgi, konuları ve yöntemleri birbirinden farklı üç bilim grubunda toplanabilir: Bunlar;

  1.  Formel bilimler,

  2.  Doğa bilimleri ve

  3.  İnsan bilimleridir.

1. FORMEL BİLİMLER

            Bu bilimler ideal varlığı, yani doğada bulunmayan, duyularla algılanmayan, yalnızca düşüncede olan nes­neleri konu alan bilimlerdir. Bu nedenle bunlara ideal bilimler de denir. Matematik ve mantık gibi bazı bilim­ler bu gruba girer. Örneğin aritmetiğin konusu; doğada bulunmayan, bu bakımdan duyularla algılanamayan sayılardır. Nitekim "bin"i ya da milyar"ı doğada bul­mak olanaksızdır. Bu sayılar yalnızca aklımızda, düşün­cemizde vardır.

           Mantığın da düşünmeye yaklaşımı hem doğa hem de insan bilimlerinden farklıdır. Doğa ve insan bilimle­ri düşünceyi bir gözlem ve deney verisi olarak ele aldık­larından, onlar için Önemli olan yargıların doğruluğu­dur. Örneğin, "Dünya bir küre biçimindedir." yargısının doğru olup olmadığı gözlem ve deney sonuçlarına da­yanır. Oysa mantık, yargılan içerik bakımından değer­lendirmez. Onun için önemli olan yargıların doğruluğu değil, yargılar arası ilişkilerin doğruluğudur.

           Formel (biçimsel) bilimlerin konusunu oluşturan ideal varlık, zaman ve uzayda yer almayıp yalnız dü­şüncede bulunduğundan gözlem ve deneyle incelene-mez. Bu nedenle formel bilimlerde genel olarak tüm­den gelini (dedüksiyon) yöntemi uygulanır (bk. Şekil 3.1, s. 60).

2. DOĞA BİLİMLERİ

           Daha önce de belirttiğimiz gibi İdeal varlık, doğada var olmayan, duyularla algılanmayan ve yalnızca dü­şüncede var olan bir varlık türüdür. Reel varlıksa oluş içinde olan, değişen, teklik bakımından farklılık göste­ren yani bireyleri tam tamına benzer olmayan bir varlık türüdür. İdeal varlığı formel bilimler; reel varlığıysa tüm öteki bilimler (fizik bilimleri, yer, yaşam ve insan bilimleri) konu edinmiştir.

         Fizik bilimleri, madde ve enerjiyi konu alan fizik; maddelerin yapısını, bileşimlerini, özelliklerini, değişmele­rini ve birbirine dönüşmelerini araştıran kimya; yıldızlar, gezegenler ve uzaydaki diğer gök cisimlerini inceleyen astronomiden oluşur.

          Yer bilimlerinin içine jeoloji, meteoroloji, oşinografi (deniz bilimi), mineraloji, paleontoloji (fosil bilimi)... gi­rer. Yaşam bilimleri de biyoloji İle tıp bilimlerini içerir. Biyoloji; biri botanik, öbürü zooloji olmak üzere iki temel dala ayrılır. Tıp bilimleriyse anatomi, patoloji, fizyolojiyi vb.ni kapsar.

            Doğa bilimlerinin temel özelliği olgusal oluşlarıdır. Olgusal olmak demek, yargıların doğrudan ya da dolaylı olarak gözlenebilir olayları dile getirmesi demektir. Doğa bilimleri ile ilgili bir yargının doğru sayılabilmesi için gözlem ve deney yoluyla kanıtlanmış olması gerekir. Bu bilimlerde genel olarak tüme varım (endüksiyon) yönte­mi uygulanır. Tüme varım tek tek olgulardan genel önermelere varan yöntemdir. Bu yolla doğa bilimlerinden her biri kendi alanıyla ilgili olaylar arasındaki değişmez ilişkileri bulmaya ve yasalara ulaşmaya çalışır.

           Bu bilimler insanı değişik yönleriyle ele alan bilim dallarıdır. Canlı varlık olarak insanı ve onun gelişim tarihini araştıran insan-bilim (antropoloji); geçmişteki insan topluluklarını zaman ve yer göstererek inceleyen tarih; toplumu, toplum yapısını, toplumsal grup ve gruplar arası ilişkileri, toplumsal kurumları ve toplumsal değişmeleri konu alan toplum bilimi (sosyoloji); siyasal otorite İle İlgili kurumları, bu kurumların oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan davranışları araştıran siyaset bilimi; Dünya'yı fiziksel, toplumsal, siyasal ve ekonomik görünümüyle ele alan coğrafya; dilin özelliklerini ve insanlar arasındaki İletişimi inceleyen dil bilimi (lengüistik) insan bilimleri arasında yer alırlar. Tarihsel ve kültürel varlıkları İnceleyen bu bilimler, konularıyla ilgili olayların nasıl olup bittiğini anlamamıza yardım ederler.

           Bilimsel bilgiyi oluşturan tüm bilimler birbirinden ne denli farklı görünürse görünsün, temelde birleşir; çünkü konularına karşı aynı tavrı takınır ve aynı yöntemlerden yararlanır.

           Bilimsel bilgi: Eğer bir iddia tüm kuşku ve eleştirileri yok sayacak kadar iyi belgelenmiş, genel geçer, birikerek ilerleyen, sistemli ve kesin ise ona bilimsel bilgi denir.

           Felsefi bilgi: Eğer bir iddia ön yargısız, iyi temellendirilmiş, güvenli ve tutarlı düşüncelerden oluşmuş, genel geçer, birikimsel, ancak kesinlikten uzak ise ona felsefi bilgi denir.

e. FELSEE BİLGİSİ

         İnsanın en temel özelliklerinden biri; evreni, toplumu ve kendini tanımak istemesidir. İnsanda bu isteği uyan­dıran duyguların başında merak, hayret ve kuşku yer alır. Bir şeyi anlama ya da öğrenme arzusu olan merak ile beklenmedik bir şeyin neden olduğu hayret, daha çok, zekânın yaratıcı gücünü oluşturur. Kuşku (şüphe) ise ile­ri sürülen bir düşünce ya da bir açıklamanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaya yol açar.

         Felsefe bilgisi, filozofun içinde yaşadığı toplumun özelliklerinden büyük ölçüde etkilenir; ama bu etki kör bir koşullandırma biçiminde değildir. Felsefe bilgisi insanın, evrenin niteliği ve yapısı hakkında gözlediklerine dayanarak düşünmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle felsefe, evreni parçalara ayırmadan, bir bütün olarak kavramaya yönelik kuramsal araştırmalarla başlamıştır. Daha sonra bunlara "İnsanîn niteliği ve bu dünya­daki yeri ya da yazgısı nedir?", "İnsan neleri bilebilir?" gibi çok sayıda sorunun incelenmesi eklenmiştir.

3. FELSEFE BİLGİSİNİN ÖZELLİKLERİ

          Bir filozofun yazdığı bir kitabı okuyacak olursak onda daha önce okuduğumuz kitaplarda bulunmayan bazı özelliklerin olduğunu hemen fark ederiz. Bu durum, filozofun sahip olduğu ve kitabı yazarken kullandığı felsefî bilginin özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu özelliklerin başlıcaları şunlardır:

Felsefe metinleri sorulara çokça yer vermesi bakımından diğer metinlerden ayrılır. Felsefede konuya genel­likle soruyla girilir. "İyi nedir?", "Varlık nasıl oluşmuştur?", "Evrensel bir ahlâk yasası var mıdır?" gibi. Felsefe so­ruları sıradan sorular değildir. Bunlar bireyi düşündürmeye, bir konuya dikkatini çekmeye ve o konuyu açıklama­ya yönelik sorulardır. Yanıtların da akla, mantık ilkelerine ya da gerçeklere uygun düşmesi gerekir. Bu bakımdan sorular geniş olarak ve derinlemesine incelenir. Başka bir deyişle felsefe, soruları incelerken sonuna kadar git­mek, temele kadar inmek ister.

Felsefî düşünce yöneldiği her sorunu aklın süzgecin­den geçirir. Bu haliyle eleştireldir.

Felsefenin açıklamalarında kesinlik ya da bitmişlik yoktur. Felsefe hiçbir konuda son sözü söylemez. Bundan do­layı felsefede sistemler ve farklı görüşler yan yana bulunur ve İlk Çağ filozoflarını uğraştıran bir sorun, günümüz filozofları­nı da uğraştırabilir.

■ Felsefede filozofun kişiliği önemli rol oynar. Bu bakım­dan felsefe bilgisi öznel (sübjektif) bir özellik taşır. Örneğin, aynı soruyu iki filozof birbirinden çok farklı ya da karşıt bi­çimde değerlendirebilir.

Felsefe bilgisi sistemli, düzenli, birleştirilmiş bir bilgi­dir. Evreni, bilimler gibi parçalara ayırarak değil, bir bütün olarak kavramaya ve açıklamaya çalışır. Felsefede çelişkili yargılara, kendi aralarında tutarsız görüşlere yer vermemek için özen gösterilir. Bu bakımdan felsefe bilgisi inanılmaya değer kanıtlarla belgelenen bir bilgi olmak durumundadır.

Felsefe bilgisinin bilimlerdeki gibi kesin doğruları yok­tur. Örneğin, fizik dersinde İngiliz fizikçi ve matematikçi Isaac Newton (Ayzek Nivtın, 1642-1727)'ın kütle çekim ya­sasını bellememiz gerekir. Oysa felsefede böylesine kesin doğrular bulunmaz; çünkü, felsefe, çözülmemiş sorunlar üzerinde düşünmedir. Bunun için bazı büyük filozofların gö­rüşlerini, sistemlerini bilmemiz gerekecektir. Çözülen her so­run felsefenin konusu olmaktan çıkar, bilim dallarından biri­nin konusu olur.

4. FELSEFENİN KONULARI

          Felsefe; evreni, insanı, yaşamı anlamak; bilginin nasıl oluştuğunu açıklamak, birey ve toplumsal grupların ey­lem ve davranışlarını değerlendirmek ve bunlara ilkeler bulmak ister. Bu bakımdan felsefe, geniş bir alanı kapsa­yan ve çeşitli dalları (disiplinleri) içeren bir yapı oluşturmuştur.

          Felsefenin incelediği konuların başında varlık, ahlak, bilgi, bilim, siyaset, sanat, din yer alır. İlk üç konu Pla­ton ve Aristoteles'ten beri felsefenin temel disiplinleri olmayı sürdürmüşlerdir.

VARLIK FELSEFESİ (ONTOLOJİ)

         Varlığın ne olduğunu araştıran felsefe dalına varlık felsefesi denir. Bu bilgi dalı varlık alanını bütünlüğü içinde ele alır. Örneğin; astronomi, gök varlıklarını; jeoloji, madensel varlıkları; biyoloji, canlı varlıkları incelediği halde, felsefenin bir dalı olan varlık felsefesi, var olanı (söz gelimi doğayı) birtakım alanlara bölmeden bir bütün olarak inceler ve onun varoluş ilkelerini saptamaya çalışır.

VARLIK FELSEFESİNİN SORULARI

Varlık nedir?

Varlık nasıl oluşmuştur?

Varlığın ana maddesi nedir?

İnsanın varlık amacı nedir? vb.

               Felsefede varlık alanını bir felsefe disiplini olarak kuran ilk filozof Aristoteles'tir. O buna ilk felsefe adını verir. İlk felsefe evrenin yapısını ve niteliğini konu olarak alır. ilk temeller ve nedenler- hakkında soru sorar ve onları araştırır. Var olan her şeyde ortak olan varlığı bulmaya çalışır. Aristoteles'in ilk felsefesine daha sonra metafizik denmiştir. Günümüzde Alman Nicolai Hartmann (Nikolay Hartman, 1882-1950) ile Martin Heidegger (Martin Haydeger, 1889-1976) ontoloji ile ilgili sorunları yeni bir yaklaşımla ele almışlardır.

AHLAK FELSEFESİ (ETİK)

            Felsefe disiplinlerinden biri de insanın eylem ve davranışlarını konu edinen ahlak felsefesi (etik)dir. Etik, insanların yapıp ettiklerini ve bunların ilkelerini inceler. Ontolojiden farklı olarak olması gerekeni de araştırır. Yaşamın anlamını sorgular. "İyi" ile "kötü"nün ayrımı için ölçütler koyar. Bize yol gösterir.

AHLAK FELSEFESİNİN SORULARI

• Mutlu yaşayış nasıl gerçekleşir?

• Kişi normlara göre mi davranmalıdır?

• İyilik doğuştan mıdır, yoksa deneyle mi kazanılmıştır?

• "İyi" dediğimiz değer nedir?

• Daha iyi bir geleceği istemek ve onun İçin eylemde bulunmak bir ahlak ödevi midir?

• Değişmeyen ahlak ilkeleri var mıdır? vb.

BİLGİ FELSEFESİ (EPİSTEMOLOJİ)

             Bilgi sorunu bazı İlk Çağ filozoflarını da yakından ilgilendirmiştir. Örneğin, Platon yaşlılık dönemi diyalogla­rından "Theaitetos (Taitetos)"a "Bilgi nedir?" sorusuyla başlar. Böyle olmasına karşın bilgi sorunu Yeni Çağda İngiliz filozof John Locke (Con Lok, 1632-1704) ve Fransız filozof Rene Descartes (Röne Dekart, 1596-1650)'la felsefenin özel bir alanı haline gelmiştir. 19. yüzyılda da felsefenin bu dalına epistemoloji (bilgi kuramı) adı veril­miştir. Bilgi kuramı bilginin kaynağını, sınırını, değerini araştırır.

BİLGİ FELSEFESİNİN SORULARI

• Bilgi nedir, ne gibi ögelerden oluşur?

• Bilgi duyu organlarının sağladığı izlenimlere mi dayanır, yoksa insan zihninde doğuştan gelen bilgiler var mıdır?

• Bilgi saltık (mutlak) mıdır, yoksa göreli (izafi, rölatif) midir? vb.

SİYASET FELSEFESİ

          Siyaset felsefesi; siyasal yaşamı, özellikle devletin özünü, kaynağını ve değerini araştırır.

SİYASET FELSEFESİNİN SORULARI

• İktidar kaynağını nereden alır?

• Meşruiyetin ölçütü nedir?

• Devlet-birey ilişkileri nasıl olmalı­dır?

• Bireyin temel hakları nelerdir? vb.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !