Evrensel ahlak yasası var mıdır?

EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI KABUL EDENLER

      Felsefe tarihinde evrensel ahlak yasasının var olduğunu kabul eden filozofları, evrensel ahlak yasasını öznel (sübjektif) özelliklerin belirlediğini ileri sürenler ve evrensel ahlak yasasını nesnel (objektif) özelliklerin be­lirlediğin ileri sürenler olmak üzere iki kümede toplayabiliriz. Birinci kümede yer alanlara J. Bentham, J. S. Mill ve H. Bergson'u; ikinci kümede yer alanlara da Sokrates, Platon, Farabi, Spinoza ve Kant'ı örnek olarak gösterebiliriz.

EVRENSEL AHLAK YASASINI BELİRLEYEN ÖZELLİKLER

Evrensel Ahlak Yasasını Öznel Özelliklerin Belirlediğini İleri Sürenler


     Bu filozoflara göre evrensel bir ahlak yasası vardır; ancak bu yasa tanrıdan ya da önsel (apriori) birtakım de­ğerlerden kaynaklanmaz. Varlığını insandan, onun öznel yaşamından alır ve karşısına eylemlerini belirleyen bir buyruk biçiminde çıkar.

BENTHAM VE MİLL
    
Yararcı ahlak kuramının (utilitarizm) kurucularından İngiliz ahlakçı Jeremy Bentham (1748 -1832) ve bu kuramı geliştiren Stuart Mill (1806-1873) ahlak yasasını öznel özelliklerin belirlediğini savunmuşlardır. Onlara göre insan, doğası gereği acıdan kaçınır, hazza yönelir, mutluluğa erişmek ister. Ne var ki kişinin mutluluğu, çevresindeki insanların mutluluğuyla ilişkilidir. Çünkü kişi yalnız kendi eylemlerinin değil, bir arada yaşadığı insanların eylemlerinin de etkisi altındadır. Ayrıca toplum düzeni öyle kurulmuştur ki kişi mutlu­luğu ancak üyesi bulunduğu topluluğa yarar sağlayan şeyi yapmakla bulabilmektedir. O halde mutlu olmak isti­yorsam birlikte yaşadığım insanların eylemlerinin benim yararıma olmasını sağlamak durumundayım. Bunun için benim eylemlerimin de birlikte yaşadığım insanlara yararlı olması gerekecektir. Kısaca, her eylemimizde olabildi­ğince çok insanın olabildiğince çok mutluluğunu göz önünde tutarsak hem kendi yararımız, en iyi biçimde koru­muş hem de ahlaklılığı yerine getirmiş oluruz. O halde yalnız tek insan için değil, herkes için yararlı olan, yasa olarak kabul edilmelidir.

HENRİ BERGSON
Sezgiciliğin
(entüisyonizm) kurucusu olan Bergson (1859-1941) da evrensel ahlak yasasını öznel özelliklerin belirlediği görüşündedir. Ona göre, doğru bilgi gibi, doğru eylemin de ölçütü sezgidir. İnsan neyin "iyi" neyin "kö­tü" olduğunu ancak sezgiyle kavrayabilir.

Örneğin, boş zamanımı müzik dinleyerek ya da televizyonda film izleyerek geçirebileceğim gibi, yardıma ge­reksinimi olan birisine yardım ederek de geçirebilirim. Böyle bir durumda bana yol gösterecek, tutumumu belir­leyecek olan nedir? Bergson'a göre, bana dinlenmekten ya da eğlenmekten vazgeçmemi, yardıma gereksinimi olana yardım etmemi söyleyecek olan "sezgi"den başkası olamaz. Ben içimden gelen "sezgi"ye uyarak hareket edersem "iyi" olanı, "ahlaki" olanı yapmış olurum. Başka bir deyişle nesnel özellikli şu ahlak yasasına uymuş olurum:

"Kendi sezgine uy ki hem kendin hem de başkası için iyi olanı yapmış olasın."

       Bergson "Ahlak ile Dinin iki Kaynağı" adlı eserinde ahlakın zeka ve sezgi olmak üzere iki kaynağı olduğunu ileri sürer. Ona göre zekanın oluşturduğu ahlak, kapalı toplum ahlakıdır. Bu ahlakta egemen olan yasaklayıcı ku­rallardır. Sezgi ahlakı ise içinde sevgi ve özgürlüğün egemen olduğu açık toplum ahlakıdır. Burada kurallar yeri­ni "örnek"lere bırakmıştır.

EVRENSEL AHLAK YASASINI NESNEL (OBJEKTİF) ÖZELLİKLERİN BELİRLEDİĞİNİ İLERİ SÜRENLER

         Bu filozoflara göre de evrensel bir ahlak yasası vardır; ancak yasa, varlığını insandan, onun öznel yaşamından almamaktadır. Tersine, söz konusu yasanın kaynağı insanın dışındadır ve varlığını insana empoze etmekte, başka bir deyişle ona zorla kabul ettirmektedir. Sokrates, Platon, Farabi, Spinoza, Kant bu görüşte olan filozoflardır.

SOKRATES
Sokrates
(M.
Ö. 469-399), insanın yapıp ettiklerini tümel bir doğruya dayandırmanın olanaklı ve gerekli oldu­ğu kanısındadır. Soruna şöyle bir çözüm getirmektedir: "Ahlakî eylemin amacı mutluluk, kaynağı ise bilgidir. Bilgi, insanları doğru eyleme, bilgisizlik yanlış eyleme götürür. Bilginin yolunu izleyen erdemli ve mut­lu olur." Öyleyse erdemlilikle yani ahlaklılıkla mutluluk aynı şey demektir. Bu yaklaşımıyla Sokrates, hem evren­sel bir ahlak yasasının varlığını kabul etmiş hem de onu nesnel bir temele dayandırma girişiminde bulunmuş bir filozof olmaktadır. Ne var ki bu görüşte aksayan bir şey olduğu söylenebilir. Çünkü bazı durumlarda kişi, kendi­sine haz değil acı verecek bir tutumu ya da eylemi ahlaki olarak nitelemekte ve onun için her türlü özveride bu­lunabilmektedir.

PLATON
        Platon (M.Ö. 427-347) kesin, genel geçer bir bilginin varlığını nasıl idealar kuramından çıkarmışsa evrensel bir ahlak yasasının varlığını da aynı kurama dayanarak açıklamaktadır.
        Platon hiç değişmeyen, hep kendisiyle özdeş kalan, öncesiz ve sonrasız olan varlıklara (örneklere) idea adını veriyor. İdeaların görülemez, ancak kavranabilir olduklarını, var olan ideaların en yücesinin iyi ideası olduğunu belirtiyor ve bir eylemin "iyi" ya da "kötü" olduğunu, iyi ideasına uygun olup ol­madığına bağlıyor.
Yani bir eylem iyi ideasına uygunsa iyi, değilse kötü oluyor. Buradan,
"Her insan idealar dünyasına yönelmeli ve eylemlerini iyi ideasına uydurmalıdır." sonucuna, başka bir deyişle nesnel temele dayalı evrensel bir ahlak yasasına varıyor.
         Platon,
"İnsan iyi ideasını kolay kolay göremez, görebilmek için de dünyada iyi ve güzel ne varsa hep­sinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir. Görülen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış yaşamında bilge­ce davranabilir" der. Bu sözlerden, Platon'un "iyilik ideası'nı bir tür tanrı olarak algıladığını ve evrensel ahlak yasasını ona dayandırdığını söyleyebiliriz.

FARABİ
        Evrensel ahlak yasasının varlığını, kabul eden ve onu nesnel özelliklerin belirlediğini ileri
sürenlerden biri de Türk filozof Farabi'dir. (870-950) Farabi, Aristoteles'in eserleri üzerinde çalışmıştır. Bu nedenle, doğuda Aristoteles "Muallimi Evvel (birinci öğretmen)" diye bilinirken kendisine ikinci öğretmen anlamına gelen "Muallimi Sani" denmiştir.
Farabi,
"Bilgi erdemlerin başıdır, o halde niçin ahlak kuralları ortaya koyamasın." der ve bilginin önemini şöyle belirtir:
       
"Aristo'nun eserlerinde yazılı şeyleri bilip ona göre davranmayan bir kimse, Aristo'nun öğretilerine uygun hareket eden fakat onları bilmeyen insandan efdal(üstün)dır. Bilgi, ahlak hareketten daha üstün mertebededir; başka türlü olsaydı, ahlaki eylemler hakkında hüküm beyan ede­mezdik."
       
Farabi'ye göre insanı mutluluğa ulaştıracak bilgi, kendi kendinin nedeni olan "zorunlu varlık"ın, yani Tanrı'nın bilgisidir. Diğer varlıklar, yani kendi kendisinin nedeni olmayan "mümkün varlıklar" zorunlu varlıktan çıkmıştır. Farabi ilk çıkan varlıkların "akıllar" olduğunu söyler. En önemli akıl, insan zihninde olanak halinde bulunan, düşünceyi etkili duruma getirebilen etkin akıldır. Farabi'ye göre mantık bilgi yasalarını ortaya koyabiliyorsa ahlak da insanın izlemesi gereken yolun ana kural­larını (yasalarını) ortaya koyabilir. Bunu gerçekleştirecek yetkili organ akıldır. Akıl, bir eylemin iyi ya da kötü ol­duğuna karar verebilir. İnsan etkin akılla "iyi"nin bilgisine ulaşabilir. Ona göre "iyi eylemler" akla dayanan seçim­le yapılır ve insanı mutluluğa götürür.

BARUCH SPİNOZA
         Hollandalı Spinoza (1632-1677) panteist bir filozoftur. Panteizm evren (kozmos) ile tanrıyı bir tutan,
"Evren ve tanrı tek ve aynı varlıktır" diyen öğretidir. Bu öğretide -örneğin Spinoza'da- tanrı, evrenin yaratıcısı değil, tözüdür. (cevher) Tanrı ya da evren bütün varlıkların kaynağı olan yaratıcı doğa (natura naturans) ile onun sonu­cu olarak düşünülen bu varlıkların yani yaratılmış doğanın bütünüdür. (natura naturata) Yaratıcı doğa, yaratılmış doğanın her noktasında etkindir.
       
Spinoza, felsefesine çıkış noktası olarak tanrı (kozmos) kavramını almıştır. Tanrı kavramını bilmenin, bu kav­ramın içereceği bütün kavramları ve bunlar arasındaki bağıntıları bilmeye yeteceği görüşündedir. Nitekim en önemli eseri olan "Etika"da ahlak sistemi tanrı temeline dayandırılmıştır.
         Spinoza'ya göre tanrı kesin olarak özgürdür. Onu hiçbir şey etkilemez. Oysa
insan başka şeylerin sürekli etki­si altındadır, insanı etkileyenlerin başında tutkular gelir. Olumlu tutkular başarıya; olumsuz tutkular kötülüğe gö­türür, bireyi edilgin ve köle yapar. Ahlakın görevi, düşünce yoluyla olumsuz ve yıkıcı tutkuları yenmektir.
      
Spinoza'ya göre kişiyi olumsuz ve yıkıcı tutkulardan kurtaran ve aklın uygun gördüğü yaşam biçimine kavuş­turan bilgidir. Bilgi ile donanmış kişi her şeyin tanrının özünden türemiş olduğunu anlar; güçsüzlükten ve kölelik­ten kurtulup güçlü, özgür ve erdemli olur. Bundan sonra onun uyacağı, ahlak yasası bilgisini edindiği evrenin (tanrının) yasasıdır. Yasaya uygun olan "iyi", aykırı olan "kötü"dür.

IMMANUEL KANT
       
Ahlaki olanın özerkliğini ilk ortaya atan Demokritos'tan Stuart Mill'e kadar uzanan ilk, Orta ve Yeni Çağda ahlak eylemin amacı
mutluluğa erişmektir. İlk Çağda Demokritos, Sokrates, Aristippos, Aristoteles, Epikuros vb. için söz konusu olan tek tek bireylerin mutluluğudur. 18. yüzyılda Jeremy Bentham ve Stuart Mill'le bireyci mutluluk yerini toplumcu mutluluğa bırakmıştır. 19. yüzyıla girildiğinde de Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), mutçu (eudaimonist) bir ahlak felsefesinin insanın yapıp ettiklerini açıklayamayacağını ileri sürmüş­tür.
Kant'a göre ahlak eylemin amacı mutluluk olamaz. Çünkü "mutluluk" değişken ve öznel bir kavramdır; biri­si için "erdem", başka biri için "iyi", başkası için "doğaya uygun yaşama" olabilmektedir. Böyle olunca eylemle­rimizin ahlaki olması ya da olmaması da değişecek, birisinin ahlaki bulduğu bir eylemi başka biri ahlak bulma­yacaktır.
         
Kant, ahlakı böyle bir durumdan kurtarmaya ve onu "herkes için aynı kalan, herkes için değişmeyen bir şey"le temellendirmeye çalışmıştır. Ona göre herkes için aynı kalan, değişmeyen bu temel, iyiyi isteme (iyi niyet) ve ahlak yasasıdır. Başka bir deyişle ödevdir. Ona göre ödev, her çeşit duygunun, özellikle de çıkar duygusunun öte­sinde, ahlak yasasına sadece "yasa saygısı" duygusuyla bir boyun eğiştir; kesin bir buyruktur, akıllı olan herkesi yükümlü kılan evrensel bir kuraldır.
        
Kant için bir eylemin ahlaklılığı, o eylemin içeriğine değil, salt iyiyi istemeye (niyete) bağlıdır. Örneğin, birisi gösteriş yapmak gibi bir amaçla bir yoksula yardımda bulunmuşsa bu kişinin eylemi ahlaki niteliğini yitirir. Çün­kü Kant'a göre ahlaklı insan, ilke olarak yoksula yardım eden insandır. Kısacası Kant, bir koşula bağlanan buyru­ğu ahlaki saymaz. Nitekim "Sana inanılmasını isliyorsan yalan söyleme!" buyruğu bir koşula bağlı olduğu için ahlaki değildir. "Yalan söyleme!" buyruğu ise bir koşula bağlanmadığı ve kesin olduğu için ahlakidir. Kısaca iyi niyete dayanan ve ödev duygusundan kaynaklanan her eylem, sonucu ne olursa olsun ahlakidir.
      
Kant, ahlaklı bir kimsenin şu üç buyruğa göre davranması gerektiği görüşündedir:
1)
"Her zaman öyle davran ki eylemine ölçü olarak aldığın ilkeyi, herkes için genel bir yasa olarak isteyebilesin." Kant bu buyruktan, aslında aynı şeyin iki ayrı görünümünden başka bir şey olmayan iki buyruk daha çıkarıyor:
2)
"Öyle davran ki insanlığı, kendinde ve başkalarında hiçbir zaman bir araç olarak değil, hep bir amaç olarak göresin."
3) "Öyle davran ki kendi istencini genel bir yasa koyucusu gibi saygın tutabilesin."

Kant'a göre, kişinin yapması gereken, bu üç ilkeye uygun davranmaktır; çünkü ilkelere uygun olan "iyi", ol­mayan "kötü"dür.
Burada Kant'ın "bilgi"yi incelerken benimsediği yaklaşımdan ayrıldığını görüyoruz. Bilgi alanında "mutlak"ı (numeni) bilemeyeceğimizi ileri süren filozof, ahlak alanında aklın yasa koyabileceğini kabul etmektedir. Bu ko­nuda Kant'a yöneltilen eleştirilerden biri de şudur: Bir eylemin sonuçlarının hiç dikkate alınmaması ne denli doğ­rudur? Kant ahlakını bu yönden eleştirenlere göre ahlaki bir eylem, hem salt iyi niyete dayanan hem de etkili iyi sonuçları olan bir eylemdir.

AHLAK YASASININ EVRENSEL DİNLERE GÖRE TEMELLENDİRİLMESİ

        
Düşünce tarihi, ahlak yasasının dinlerde değişik biçimlerde temellendirilmiş olduğunu göstermektedir. Örneğin, Mısır'da M.Ö. 14. yüzyıllarda ruhun, ölümden sonra "iyilik tanrısı"nın huzuruna çıkacağına inanılırdı. Burada ruh, dünyada yapıp ettiklerinin hesabını verirdi. Hakkında olumlu yargıya varılırsa aklanır ve ölümsüzlü­ğü elde ederdi. Bunun için de kişinin sağlığında tanrıları ve insanları aldatmaya kalkmaması, yalan söyleme­mesi, kölelere ve zayıflara zulmetmemesi, düşkünlere yardım etmesi, çalışması, toplum kurallarına uyması gere­kirdi.
Evrensel dinlere (Musevilik, Hristiyanlık, Müslümanlık) gelince, bunların ahlak yasasını temellendirişleri he­men hemen aynıdır; çünkü bu dinlerin üçü de tek tanrılı dinlerdir. Ancak aralarında benimsedikleri temel ilkeler­den kaynaklanan bazı farklar vardır.
Evrensel dinler tek tanrıcı (monoteist) dinlerdir. Tanrı, öncesiz ve sonrasızdır. Evreni yoktan var eden, içinde­kilerin tümünü yaratandır. Bu dinlerin kutsal kitapları, uyulması gerekli dinsel ve toplumsal kuralları içermektedir.
Evrensel dinlerde ahlak yasası tanrı tarafından konulmuştur. Neyin "iyi" neyin "kötü" olduğu önceden saptan­mış, kutsal kitaplarda belirtilmiştir.


TASAVVUF DÜŞÜNCESİNDE EVRENSEL
AHLAK YASASININ TEMELLENDİRİLMESİ


Tasavvuf (İslam mistisizmi), insanın duygu ve sezgi yoluyla Tanrı'ya erişmesini ve onunla bütünleşmesini mümkün gören bir öğretidir.
İslam tasavvufunun kaynağı Kur'anı-Kerim ve peygamberin söz ve davranışlarıdır.
Tasavvufta Tanrı'ya varmanın yolu akıl değil, gönüldür. Tanrı'ya sevgiyle (muhabbetle) varılır. Tanrı'ya giden ince uzun yolu kişi kendisi aşmak zorundadır. Harcanan çaba kişiye özgüdür. Bundan ötürü tasavvuf bir kişilik geliştirmesidir, bireysel bir dindarlıktır, denebilir.
Tasavvuf bu anlayışa zamanla erişti, ilk mutasavvıflar dünya işlerinden, mal ve mülkten yüz çeviren, halktan kaçıp yalnızlığa çekilen ve gece gündüz ibadet ederek kendilerini Tanrı'ya adamış olan Müslümanlardı. Sonradan tasavvufa felsefi bir içerik kazandırıldı: Tanrı'nın
"Ben gizli bir hazineyim istedim ki bilineyim" sözü tecellinin yani Tanrı'nın dünyada varlıklaşmasının ve görünmesinin nedeni olarak kabul edildi. Tanrının varlık alemini kendi özüne duyduğu aşktan dolay, oluşturduğu savunuldu. Böylece Tanrı'ya korkuyla ya da bir çıkar umarak değil, sevgiyle, aşkla, coşkuyla yaklaşmak gereği benimsendi ve davranışlara buna göre yön verildi. Sonuçta ta­savvuf, felsefî bir sistem olmakla kalmadı; bir eylem, bir yaşam felsefesi de oldu.
Tasavvufa gönül verenden beklenen şunlardır denebilir: Nefse egemen olma, ahlakı güzelleştirme, dünya zen­ginliklerinden olabildiğince uzak durma, günlük yaşamı sürdürme, Tanrı'ya yönelme ve tam bir inanç içinde on­da ölümsüzleşme...

MEVLÂNA
          Mevlâna Celâlettin Rumî, Orta Asya'nın Horasan bölgesin­deki Belh kentinde doğmuş, daha sonra ailesiyle birlikte Kon­ya'ya gelmiş, orada yaşamış ve ölmüştür. Farsça olan ve yakla­şık 26 bin beyitten oluşan
"Mesnevî" en önemli eseridir.
Mevlâna Celâlettin Rumî (1207-1273), öbür mutasavvıflar gibi öncelikle şu iki soruya yanıt aramıştır:
1) Evrenin varlık nedeni nedir? Başka bir deyişle neden ve nasıl oluyor da bu evren vardır?
2) İnsanın bu evrendeki yeri ve değeri nedir?
         
Mevlana birinci soruyu vahdetivücut (varlığın birliği) daha açık bir deyişle
"Tanrı, evrenin özü; öteki canlı ve cansız varlıklar da onun belirtileridir" inancı içinde yanıtlamakta­dır. Ona göre de gerçek ve mutlak varlık yalnızca Tanrı'dır. Tanrı'nın "gizli bir hazine" olmaktan çıkıp bilinmeyi istemesi, iyilik ve güzelliğini göstermeyi arzulaması evrenin varlık nede­nidir. Başka bir deyişle Tanrı, güç ve yüceliğini göstermek için evreni yaratmıştır. Bu bakımdan evren bir görüntüler alanın­dan başka bir şey değildir.
Mevlana'ya göre insanın evrendeki yeri ve değeri diğer ya­ratıklardan üstündür; çünkü "bilgi"ye erişmiş tek varlık odur. Her ne kadar evrendeki tüm varlıklar aynı varlığın (Tanrı'nın) belirtileri olsalar da bunlar arasında kendisine ilahi ruh üflen­miş olan yalnızca insandır. Bu nedenle bütün varlıklar içerisinde sadece o, tek varlığın (Tanrı'nın) özünü, güzel­lik ve iyiliğini sezebilir. Ne var ki
birtakım bedensel ve toplumsal zevkler bu "sezgi"ye ulaşmayı engeller. O za­man insana düşen görev onlarla savaşmaktır. Kişinin bu savaşta başarılı olması onu, kendi kendini tanımaya, gi­derek Tanrı'yı bilmeye ve sevmeye götürür.
Mevlana'ya göre gelip geçici bedensel ve toplumsal zevkleri yenmenin ve Tanrı'yla bütünleşmenin biricik yo­lu aşktır. Aşk, yaratılmış her varlığın Tanrı adına sevilmesidir. O halde evrensel ahlak yasasının temelini oluşturan aşk, eş deyişle sevgidir. Bu sevgi insana yapıp etmelerinde uyacağı ahlak yasasını gösterir:
"Yaratılmış her var­lığı sevmek iyi, sevmemek kötüdür."

YUNUS EMRE
         
Yunus Emre 13. yüzyıl sonlarıyla 14. yüzyıl başlarında yaşamış ünlü bir Türk şairi ve düşünürüdür. Doğduğu ve öldüğü yer bilinmiyor; ancak 1240 yılında do­ğup 1327 yılında öldüğü kabul edilmektedir. O; tapduk Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş Velî'den etkilenmiş ve tasavvufu benimsemiştir. Eserlerini Türkçe yazmış ve halkın anlayacağı yalın bir dil kullanmıştır. Bu tutumuyla Anadolu'da ulusal edebiyatımızın doğup gelişmesine en büyük katkıda bulunanlardan biri olmuş­tur.
          
Yunus'a göre gerçek varlık Tanrı (Hak)'dır. Doğru bilgi (hakikat) Tanrı'yı tanı­maktır. Yüce değer, Tanrı'ya ve Tanrı'yı tanımaya yönelmektir. Tanrı'yı tanımanın tek yolu da sevgi(aşk)dir. Tanrı hem seven, hem sevilen hem de sevginin kendi­sidir. Tanrı, tek olduğu halde görünen çokluğu (evreni) sevgi, seven ve sevilen ol­masından dolayı yaratmıştır.
Yunus Emre vahdetivücut görüşünü benimseyen mutasavvıflar gibi, varoluşu Tanrı'nın sevgisiyle açıklamaktadır.
Ona göre de evren bir görüntüler alanı, bir hayaldir; Tanrı'nın yüzünü insandan gizleyen bir tür perdedir. Eğer Tanrı perde­siz ve apaçık olsaydı her şey anlamsızlaşırdı. O zaman ne sır, ne aşk ne de iman ve küfür olurdu.
Yunus'a göre her insanda onu dünyaya bağlayan bir
benlik vardır. Kişi, benlik yoluyla gereksinimlerini karşı­lar yaşamını sürdürür. Ne var ki benlik, insanı bencil, çıkarcı, hırslı yapar; onu sevgiden, dolayısıyla Tanrı'dan uzaklaştırır O halde benliği etkisiz kılmak gerekmektedir. Bunun yolu da sevgi(aşk)dir. Yunus, sevgiyle "benci benlik"in yok edilebileceği ve yerine "ilahi benlik"in konulabileceği görüşündedir. Ona göre ilahi benlik kişiye yeni bir kimlik kazandırır. Kişi, sevgi yüklü bu kimlikle de Tanrı'ya yaklaşır ve kendi içinde Tanrı'yı bulur.
     
Yunus Emre'ye göre Tanrı'nın yarattıklarını sevmeyen, onların haklarına saygı göstermeyen Tanrı'ya ulaşamaz. Onunla bütünleşemez. O halde Yunus'ta da evrensel ahlâk yasası öteki mutasavvıflarda, örneğin Mevlâna'da ol­duğu gibi açık seçik bellidir:
"Yaratılmış her varlığı, özellikle de insanı sevmek 'iyi'; sevmemek 'kötüdür. Yüce değer, iyilik yapmaktır."

HACI BEKTAŞ VELÎ
         
Hacı Bektaş Velî 13. yüzyıl sonunda Horasan'dan Anadolu'ya gelmiş ve Kırşehir yöresine yerleşmiş bir Türk mutasavvıfıdır. Benimsediği felsefi öğreti vahdetivücuttur. Tanrı'dan başka hiçbir varlığın bulunmadığını kabul eden bu öğretide, Tanrı'ya erişme üç aşamalı bir çabayı gerektirir.
Tasavvuf yolunda ilk adım vahdetişuhûddur. Bu aşamada insan, çevresinde gördüğü (şahit olduğu) her şeyi tek şeyle, yani Tanrı'yla açıklar, ikinci aşama vahdetikusûddur. Bu aşamada insan çevresinde gördüğü değişik nesnelerin aynı özden oluştuğunu düşünür ve bunları maddesel olan tek özde birleştirir. Ancak bu aşamada, maddesel olan evrenle ruhsal olan Tanrı ikiliği devam eder. İkinci aşamayı üçüncü ve son aşama izler. Bu aşamada tüm varlıklar tek varlık içinde, eş deyişle Tanrı'da birleşip kaynaşırlar. Böylece insan, kendi varlığını tek varlığa katarak vahdetivücut (varlığın birliği) aşamasına ulaşır ve kendisinin tek varlığın insan biçimindeki bir belirtisi olduğunun bilincine varır.
         
Hacı Bektaş Velî'ye göre bu aşamaya erişen kişi kâmil (olgun) insandır. Kâmil insan Yaradan(Hak)la yaratılanı (halk) birbirinden farklı görmez. Yaradan'ın yara­tılanın iç yüzü olduğunu, yaratılanın ise Tanrı'nın bilgisinin ve zatının dış yüzü olduğunu bilir. Hak ile halkın bu birliğine aynü'l cem denir.
Hacı Bektaş Velî'nin ahlak anlayışı eşitlik, kardeşlik, dayanışma, iyilik sevgi ve erdeme dayanır. Mevlâna ve Yunus gibi onda da temel ilke insan ve Tanrı sevgisidir. Ona göre de yaratılmış her varlığa sevgiyle yaklaşmak "iyi", sevgisiz yaklaşmak «kötü"dür.

Yorum Yaz