Estetik'e Giriş

ESTETİĞİN KONUSU


Estetik eski Yunancadaki aisthesis (duyum, duygu) sözcüğünden gelmektedir. Sözcüğü ilk kez Alman filo­zof A. G. Baumgarten (Bomgarten, 1714-1762) "Aesthetica" adlı, yapıtında kullanmıştır. Estetik olgunun, insanın duyusallığına dayandığını gördüğü için de bu bilgi dalına estetik adını vermiştir.

Adının geç konmuş olması, estetik sorunların daha önce incelenmediği anlamına gelmez. Bu sorunlar İlk Çağ­dan beri filozofların ilgilendikleri sorunlardır. Platon'da, Aristoteles'te, daha sonra Rönesans düşünürlerinden İtal­yan ressam ve mucit Leonardo Da Vinci'de (1452-1519), 18. yüzyılda Shaftesbury'de (Şeftsburi) estetik sorunla­rın incelendiği görülmektedir. Ancak estetiği bağımsız bir felsefe disiplini haline getiren, isim babası olan Baumgarten'dir. Baumgarten'e göre nasıl, mantığın temel kavramı, doğruluk (hakikat), ahlak felsefesinin iyilik ise estetiğinki de güzelliktir.
Estetik; güzel üzerine düşünme, onun ne olduğunu araştırma sanatıdır.
Estetiğin yalnız "güzel"i incelemesi alanını çok daraltır. Nitekim kurucusundan sonra gelenler (Kant, F. Schiller, Hegel vb.)" yüce", "zarif", "çocuksu (naiv)", "hoş", "alımlı", "trajik", "dramatik", hatta "çirkin kavram­larını da onun konusu içine aldılar ve estetiği güzelin ve güzel sanatların yapısını inceleyen bir felsefe disiplini durumuna getirdiler.
Günümüzde bize hoş gelen ya da haz veren, bizde duygu ya da coşku uyandıran "güzellikleri" konu edinen, başka bir deyişle güzelin ve güzel sanatların doğasını, inceleyen felsefe dalına estetik denmektedir. Estetik şu türden sorularla ilgilenir:


"ESTETİK'İN SORULARI
 • Güzel nedir?
• Güzel denen nesneleri güzel kılan özellikler nelerdir?
• Güzellik öznel mi
(algılayanın bir yargısı mı), yoksa nesnel mi? (nesnelerde var olan mı)
• Güzelin 'iyi' ve 'doğru' ile bir ilişkisi var mı? vb.

 

FELSEFE AÇISINDAN SANAT

SANAT


Sanat; yetenek, düş gücü ve yaratıcılık gerektiren bir insan etkinliğidir. Sanata felsefe açısından yaklaşım "sanat felsefesi" dediğimiz disiplini doğurmuştur. Sanat felsefesi sanatın, sanatsal yaratmaların ve beğenilerin özünü ve anlamını, konu alan felsefedir. Sanatın farklı toplumlarda yerini ve işlevini araştırır. Sadece insan yapısı eserleri konu olarak ele alır; onları etkileyen dinsel, ahlaki, toplumsal etkenler üzerinde durur. Bu yönüyle sanat felsefesi, estetiğin bir bölümü durumundadır; çünkü estetik doğadaki "güzel"i de kapsamı içerisine alır.
Sanat felsefesi ise doğadaki güzelliklerle ilgilenmez. Örneğin; küçük bir akarsuyun oluşturduğu çağlayan, tar­la kenarındaki gelincikler, güneşin deniz üzerinden batışı ya da kanaryanın ötüşü "güzel" olmalarına karşın sana felsefesinin konusuna girmezler. Buna karşılık Mimar Sinan'ın (1489 - 1588) Edirne'deki Selimiye Camisi, Cahit Külebi'nin (1917-1997) "Atatürk'e Ağıt" şiiri, Turan Erol'un (doğ. 1927) "Büyük Mor" adlı yağlı boya tablosu, İzmir'deki "İlk Kurşun Anıtı" insan yapısı birer sanat ürünü olduklarından sanat felsefesinin inceleme alanına girerler.

Sanat felsefesinin yanıt aradığı temel sorular ise şunlardır:


SANAT FELSEFESİNİN SORULARI
• Sanat nedir?
• Sanat esere nasıl oluşmuştur?
• Bir sanat eserini başarılı kılan özellikler nelerdir?
• Sanatlar nasıl sınıflandırılabilir? vb.


Örnek olmak üzere bunlardan "Sanat nedir, sanat eseri nasıl oluşmuştur?" sorusunu ele alalım. Bu soruyu ya­nıtlayan önde gelen kuramlar;
1) Taklit (yansıtma) kuramı,
2) Yaratma kuramı ve
3) Oyun kuramıdır.

 

1. TAKLİT (YANSITMA) KURAMI
Felsefe tarihinde bu kuramın ilk temsilcisi Platon'dur. Ona göre bütün duyularla algılanabilir güzellikler, mut­lak ve ussal güzelliğin yani güzellik ideasının yansımasından başka bir şey değildir. Bu nedenle Platon, özü ya da ideayı değil görünüş dünyasını yansıttığını düşündüğü resmi ve edebiyatı küçümser. Çünkü ona göre sanatın kendisine konu edindiği (öykündüğü, taklit ettiği) nesneler ideaların birer gölgesidir. Doğanın duyularla algılanabilir özelliklerini edilgin biçimde kopya etmek sanat için amaç olamaz. Platon geçici görüntü altında ölümsüz olan özün yakalanmasını ister. Nesneyi yansıtma (mimesis, taklit) aslına, yani nesnelerin ilk örnekleri olan idealara ne kadar uygun olursa sanat eseri o ölçüde "güzel" olur.
Aristoteles de sanatın geneli ve özü yansıttığını ileri sürer. Ona göre sanat bir kişinin yaşamında, genellikle yaşamı yaşamda evrensel olan öğeleri, başka bir deyişle "olanı" değil, "olabilir olanı" yansıtır. Şu sözleri de sa­nat anlayışını açıkça belirtmektedir:
"Model olan insanın ayırt edici biçimini kopya eden ressamlar, yaşa­ma içten bağlı kalan bir benzerlik yaratmaktadırlar. Ancak bu türlü çalışmalarıyla onlar, en güzel olanı yakalayamazlar." Aristoteles'e göre taklit (mimesis) basitçe bir nesneyi ele alıp yeniden sunma değil, bir olana­ğı gerçeğe dönüştürme, gerçekleştirme etkinliğidir.

Yansıtma kuramı, sanatı gerçeğin bir kopyası olarak algılamaz. Burada amaç, doğayı başarı ile ifade edebil­mektir.

 

2. YARATMA KURAMI

Sanat felsefesinin en eski ve en bilinen kuramı olan yansıtma kuramına göre doğa, "güzel" bir varlıktır; sanat için mükemmel bir örnek, bir modeldir. Sanatçıdan beklenen de doğa güzelliklerini sanat ürünlerine yansıtmasıdır Dikkat edilecek olursa burada önemli bir etken gözden kaçmaktadır. O da sanatçının kişiliği ve yaratıcı gü­cüdür Yaratma kuramı buradan kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşıma göre doğada mükemmellik yoktur. Mükemmel­liği yaratan sanatçıdır. Eğer sanatçı, çalışmalarına kendi kişiliğinin ve yaratıcı gücünün damgasını vuramamışsa ürettiği üründe bir estetik değer aramak boşunadır.
Yaratma kuramına göre doğanın ürettiklerinde ancak
sanat eserlerine bir benzerlikleri söz edilebilir. Çünkü üstün bir yeteneğin ve özgürlükten kaynaklanan bir yapıp etmenin sonucu olan sanat eseri doğa ürünlerinden faz­la bir şeydir. Sanatçı doğadan aldığı izlenimleri ayıklar, birleştirir, onlara düş gücünü katar ve bir anlatıma dönüş­türür. Bu anlatımın bir sanat ürünü olması için de özgün ve tek olması gerekir.


3. OYUN KURAMI

Bu kuramın temsilcisi Alman estetikçisi ve şairi Friedrich Schiller'dir. (Fridrih Şiiler, 1759-1805) Schiller sana­tı bir oyun olarak kabul eder. Ona göre, sanatla oyun arasında ileri ölçüde bir benzerlik vardır. Çünkü hem sanat­ta hem de oyunda realiteden uzaklaşılır, gerçek dışı bir dünyaya yönelinir. Her ikisi de düşe ve kurguya dayanır. Her ikisinde de yarar amacı güdülmez. Sanat da oyun da bireyi stresten kurtarır.
Schiller
"İnsan oynadığı sürece tam insandır." der. O, bu sözü "İnsanı gerçek özgürlüğe ancak sanat kavuşturabilir" anlamında kullanmıştır. Sanatla oyun arasında birtakım benzerlikler olmasına karşılık bazı farklar da vardır. Bunların önemlilerinden biri, sanatın oyun gibi yalnızca bir düş, bir kurgu olmayıp, aynı zamanda düşün­sel ve duygusal karmaşık bir olgu oluşudur. Bu bağlamda W. Wundt (1832-1920) "Sanat; yalın bir oyun değil, yaratıcı, üretici bir oyundur" demiştir.
Açıklanan bu üç kuram yanında, kuşkusuz başka kuramlar da vardır. Hepsi için şunu söyleyebiliriz:
Bu ku­ramlardan hiçbirini tümüyle yadsıyamayız. Hiçbirinin de tek başına, bize sanat olgusu hakkında tam bir bilgi ve­rebileceğini söyleyemeyiz.


SANAT ESERİ


Sanat; bazı düşüncelerin, amaçların, duyguların, durumların ya da olguların, beceri ve düş gücü kullanılarak ifade edilmesine ya da başkalarına iletilmesine yönelik yaratıcı bir etkinliktir, diye tanımlanabilir. Sanatın temel özelliği, tasarım sonucu üretilen nesnenin düş gücü, yaratıcılık ve beceri sonu­cunda ortaya çıkmasıdır. Bundan ötürü doğada görülen (söz gelimi Kapadokya'daki peri bacaları, Damlataş mağarasındaki sarkıt ve dikitler, Pamukkale'deki travertenler gibi) harika oluşumlar ne denli güzel olsalar da sanat eseri sayılmazlar. Bunlar gibi, eğer bir etkinlik öncelikle bir gereksinimi gidermeye ya da bir konunun açıklanma­sını sağlamaya yönelikse, o etkinlikten doğan ürüne de sanat eseri denmez. Örneğin; bir bisiklet ya da bir fizik ki­tabı sanat eseri değildir. Nitekim sanat sözcüğünün geniş anlamda kullanılmasından doğan sakıncayı önlemek için günlük dilde yarar amacı taşıyan nesnelerin üretilmesine zanaat, hoşa giden biçimler yaratma etkinliğine gü­zel sanatlar, bunu gerçekleştirenlere de sanatçı denmiştir. Bununla birlikte sanat ile zanaat ve sanatçı ile zanaat­kar arasında bir ayırımın yapılabilmesi için 17. yüzyılı beklemek gerekmiştir.
Sanat insana özgü bir etkinliktir. İnsanın bulunduğu her yerde sanat vardır. Tarih öncesi insanları da duygu ve coşkularını mağaralara çizdikleri resimlerle dile getirmişlerdir. Esasen insanı hayvandan ayıran özelliklerden biri de budur.
Hayvanı yalnız yararlı olan ilgilendirir. Oysa sanatın çıkış noktası yarar değildir. Bilim nasıl yararı gö­zetmeden gerçeği ararsa sanat da aynı şekilde görünüşlerin gizlediği güzel, hoş, yüce, çirkini arar, ortaya çı­karır.

Sanatçı, içinde yaşadığı doğal ve toplumsal çevrenin büyük ölçüde etkisi altında kalır. Ormanlık ya da dağlık bölgelerde, sisli ya da güneşli ülkelerde yaşayan sanatçılar eserlerinde geniş ölçüde doğal çevrelerini yansıtmış­lardır. Bunun gibi, sanatçının ele aldığı konu öncelikle kendi insanı, kendi toplumudur. Onun sanat anlayışına yön veren de toplumsal değerlerdir. Nitekim Osmanlı Devleti'nde sanatçılar İslam dininin etkisiyle batı türü resim sa­natına değil çini, minyatür ve hattatlık alanına yönelmişlerdir.
Sanat anlayışı zamandan zamana ve toplumdan topluma da değişmiştir. Üstelik aynı toplumda bir zamanla değer verilen eserler, zamanla değerlerini yitirmişlerdir. Ancak gerçek sanat eserleri için aynı yargıda bulunamayız. Bu tür eserler değerlerini kuşaklar boyu korurlar ve onları okuyan, seyreden ya da dinleyenlere zevk ve coşku vermeyi sürdürürler. O halde "sanat eseri" nedir? Bu soruyu yukarıdaki açıklamaları da göz önünde tutarak şöyle yanıtlayabiliriz:
Bir şeyin sanat eseri sayılabilmesi için belirli özelliklere sahip olması gerekir. Bunlardan önde gelen ikisi özgün ve tek oluştur. Özgün (orijinal) olmak kendine özgü bir nitelik ya da buluş içermek demektir. Özgünlük biçim (form) ya da öz (içerik) alanında olabilir. Tek (biricik) oluş daha önce başkası tarafından yapılmamış, yara­tılmamış olmaktır. Taklit edilerek ortaya konan bir nesne ya da fabrikada seri olarak çok sayıda üretilen ve birbi­rinin eşi olan ürünler güzel de olsa sanat eseri sayılmaz.
"Özgün" ve "tek" oluş sanat eserini gelecek kuşaklara taşıyan iki temel özelliktir.
Bu anlamda Ahmet Adnan Saygun'un (1907-1991) "Yunus Emre Oratoryosu", Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun (1911-1975) 1934 yılında yurt dışındaki bir sergide birincilik ödülü almış "Düşünen Kız" ad­lı tablosu, Yaşar Kemal'in (doğ. 1922) "Yer Demir Gök Bakır" adlı romanı birer sanat eseridir.
Sanat eseri özne (süje) ile nesne (obje) arasındaki estetik ilişkiden doğar. Bu ilişkinin birinci zorunlu öğesi özne, yani sanatçıdır; ama özne (sanatçı) sanat eserinin biricik belirleyici öğesi değildir. Çünkü sanat eseri yalnız­ca sanatçıda oluşan ruhsal olay ve yaşantılardan ibaret değildir. Öznenin yanında ikinci bir zorunlu öge vardır. O da estetik nesnedir. Bu, öznenin yöneldiği bir doğa parçası, bir duygu, bir düşünce vb. olabilir. Özne ile yöneldi­ği nesne arasındaki ilişkinin bir yapıta dönüşmesi, ortaya bir üçüncü öğeyi çıkarır. Bu öge de alımlayıcıdır. Alımlayıcı, eser hakkındaki görüşünü genellikle bir yargı ile dile getirir. Bu ya bir beğenidir ya da değildir. Örneğin; "Bu tablo güzeldir.", "Bu şiir güzel değildir." gibi.
Görülüyor ki
bir ürünün sanat eseri olarak nitelenmesinde ön­celikle üç temel öge rol oynamaktadır. Bunlar estetik özne, estetik nesne ve estetik yargıdır.

 

ESTETİĞİN TEMEL KAVRAMLARI

Estetik diğer felsefe disiplinlerine oranla genç bir disiplindir. Bağımsız bir felsefe dalı olarak 18. yüzyılda kurulabilmiştir. Bunun önde gelen nedeni, estetiğin o zamana kadar kendine özgü bir "kavram dizgesi" oluşturamamış olmasıdır. İlk kez Baumgarten estetik sorunları
güzel kavramı altında toplamış; daha sonra Kant güzelin, ona yakın olan olan iyi, hakikat, hoş, yüce ile ilişkisini belirlemeye çalışmıştır.


GÜZELLİK PROBLEMİ

 

Estetik uzun süre "güzelin bilimi" olarak anlaşılmıştır; ancak 19. yüzyıldan sonra bu anlayış aşılmış, "güzel"den başka kavramlar da konu içine alınmıştır. Ayrıca güzele yaklaşımda da önemli değişiklikler olmuştur. Artık estetiğin konusu doğada ve günlük yaşamda kendiliğinden oluşmuş güzellikler değil, bunların sanata yansı­yan biçimleridir; başka bir deyişle "estetik değer" olarak güzelliktir.

PLATON
Güzellik kavramı antik çağ felsefesinin de önemli bir problemidir. "Güzel nedir?" sorusunu ilk kez felsefi bir yaklaşımla soran ve bu soruya bir karşılık arayan filozof, Platon olmuştur.
Platon için "güzel", meydana gelmeyen, yok olmayan, başka bir şeye dönüşmeyen tek ve kendinde var olan sonrasız bir şey, bir ideadır. O halde doğada gördüğümüz ve güzel dediğimiz şeyler bu ideadan aldıkları pay öl­çüsünde bize güzel görünürler. Onlar aslında gerçek güzelliğin kopyalarıdır.
Platon, felsefesinin temelini oluşturan "İdealar Kuramı"na uygun olarak sanatı, "taklit (mimesis)" olarak görür ve onu
duyguların sarhoşluğu ve hoş bir aldanış diye niteler. Güzeli de kısaca şöyle tanımlar: "Güzel ger­çeğin ışımasıdır."


ARİSTOTELES
Aristoteles için de sanat bir taklit (mimesis)tir. Ancak Platon'dan farklı olarak Aristoteles sanatsal etkinliğin, gö­rünür nesnelerin değil de doğadaki yaratıcı gücün taklidi olduğunu söyler. Ona göre sanat, doğada yarım kalmış, mükemmelleşmemiş durumda kalanı tamamlamaya yönelik bir etkinliktir. Böylece sanatta "yaratma"nın varlığını kabul eder. Aristoteles güzeli "orantı" ve "düzen"de görür. Sanatı küçümsemez; tersine güzele, sanatla ulaşılabileceğini savunur. Bu görüşüyle Platon'dan ayrılır.

PLOTİNOS
İskenderiye okulunun kurucusu Plotinos (203-270) için güzel, Platon'da olduğu gibi ideada ışıyan şeydir. Güzel, Tanrı'nın saydamlığıdır ve ondan, ancak ruhun arınmasıyla pay alınır. Ona göre madde, kendi kendine gü­zel değildir, idealarla aydınlanma oranı kadar güzeldir. Bu anlayış Orta Çağ boyunca egemen olmuştur. Plotinos güzelin, bölümlerle bütünün bağlanmasında ortaya çıktığı görüşündedir. Bundan ötürü biçimlenmiş olan şeyler güzel, biçime girmemiş olan şeyler çirkindir.
Güzellik problemi daha sonra gelen düşünürlerce de ele alınmıştır. Örneğin, estetiğin kurucusu Baumgarten gü­zelliği
duyumsal bilginin mükemmelliği,

Alman filozof Schelling (1775-1854) sonsuzun sonlu olarak kendini göstermesi olarak kabul eder.
Yüzyılımızın ünlü filozof ve estetikçisi İtalyan Benedetto
Croce (Kroçe, 1866-1952)'ye göre güzellik
mutluluk veren bir ifadedir. (expression)
Güzellik problemi hem doğadaki hem de sanattaki gü­zelliği kapsamı içine alır; ancak bu iki güzellik birbirinden başkadır. Örneğin, renk renk çiçeklerle donanmış bir mey­ve bahçesinin güzelliği, o bahçeyi model olarak alan bir ressamın tablosundaki güzellikten farklıdır. Birincisinde ki­şiden önce gelen, ondan bağımsız olan bir güzellik, ikin­cisinde bir insanın yetenek, düş gücü ve yaratıcılığından oluşmuş bir güzellik söz konusudur. Meyve bahçesinde dalları sallayan hafif bir rüzgar, yaprak ve çiçeklerin canlı­lığı ve hareketliliği güzelliği sağlarken, tablodaki güzelliği, ressamın fırça vuruşlarıyla yarattığı renkler ve biçimlerde­ki uyum (armoni) oluşturur.

Her ne kadar meyve bahçesiyle, meyve bahçesi resmi ele alındığında ortada ortak bir nesne var gibi görünse de doğadaki meyve bahçesi görünümü ile sanat eserindeki meyve bahçesinin güzelliği ayrı tipten güzelliklerdir. Bu farkı ünlü İspanyol ressamı Pablo Picasso (1881-1973) tablosunu bırakıp resimde gördüklerini gerçek hayattakilere benzetemeyen bir izleyicinin "Ama bunlar balığa pek benzemiyor" demesi üzerine şöyle dile getir­miştir:
"O,
halık değil zaten, o bir resim."
Düşünürlerin doğa güzelliği ile sanat güzelliğine yaklaşımları farklıdır. Kimileri doğanın mükemmellikten, gü­zellikten yoksun olduğu görüşündedirler. Kimileri sanattaki güzelliğin doğadaki güzellikten üstün olduğunu ileri sürerler. Kimileri sanat güzelliğinin doğal güzellikten ayrı değerlendirilmesini savunurlar. Picasso'nun şu sözleri­ni örnek olarak verelim:
"Hiç doğal bir sanat eseri görmüş olan var mıdır acaba? Bilmek isterdim. İki ay­rı şey olan doğa ile sanat aynı şey olamaz. Biz, sanat yoluyla, nesnelerde doğal durumda bulunmayan şeyi dile getiriyoruz."

Burada bir noktaya değinelim: Hem doğa güzelliğini hem de sanat güzelliğini görebilmemiz için sanat eğiti­mine gereksinimimiz vardır. Bu eğitimden yoksun olan birinin bu iki güzelliği algılaması zordur.

GÜZELLİK - HAKİKAT - İYİ - HOŞ - YÜCE İLİŞKİSİ

Güzellik ve Hakikat

Güzellikle hakikat (doğruluk) arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabilmemiz için, çoğu kez birbiriyle karıştırılan gerçeklik (realite) ve hakikat (verite) kavramlar üzerinde kısaca duralım:
Sınıfımızdaki
yazı tahtası bir gerçeklik­tir Çünkü bizden bağımsız, nesnel olarak, söz gelimi öğretmen kürsüsünün yanında duvara çakılı olarak gerçekten vardır. Yazı tahtasının orada bulunuşu benim için bir hakikattir. Tıpkı Güneş'in her gün doğudan doğup batı­dan batması gibi bir hakikat... Şu halde hakikat; gerçekliğe uygunluğu kanıtlanabilir bir nitelik ya da durumdur. Baş­ka bir deyişle düşünce konusunun tam uygunluğuna hakikat (doğruluk) diyoruz.
Bazı filozoflar güzellikle hakikat arasındaki ilişkiyi, bu iki kavramın özdeş olduğunu söyleyecek kadar ileri gö­türmüşlerdir. Örneğin Hegel,
"Biz, güzelliğin idea olduğunu söylüyoruz; o zaman güzellik ve hakikat bir yandan aynı şeylerdir, yani güze! olan aynı zamanda hakikattir de" der. Yurttaşı Martin Heiddegger de güzellik ile hakikat arasında çok sıkı bir bağlılık bulur. Ona göre gü­zellik, varlığın bir tür ışıklanması, aydınlanmasıdır; bu da hakikatten başka bir şey değildir. Heiddeegger şöyle der: "Eğer hakikat sanat eseri içine girerse, o zaman gü­zellik olarak görünür... Güzellik, hakikatin varoluş çeşitlerinden biridir."
Burada bir noktayı belirtelim. Her iki filozof da güzellik ve hakikati, bilimlerde kullanılan anlamlarının ötesinde metafizik bir kavram olarak ele almış­lardır.
Güzelin hakikatle özdeş olduğunu söyleyenlere karşı­lık, güzelin hakikatle hiçbir ilgisi olmadığını ileri süren dü­şünürler de vardır. Kant, bunların önde gelenidir. Ona göre güzelin en önemli niteliklerinden biri, kavrama dayanma­masıdır Kant için güzel
genel bir hazzın nesnesi olarak tasavvur edilen bir şey, kavrama dayanmayan seydir. Örneğin, adını ve kavramını bilmediğim bir çiçek böyle bir "şey" olarak hoşuma gider, ondan haz duyarım ve çiçe­ğin "güzel" olduğunu söylerim. Burada "güzel"in benim varlığımla, benim hoşlanıp hoşlanmadığımla doğrudan bir ilgisi vardır Oysa kavram, soyutlamalar yaparak bilgi edi­nen zihinle ilgilidir. Bu nedenle Kant "Güzelin bilgiyle il­gili bir değer olan "hakikatle hiçbir ilgisi olamaz" der.
Güzellik ve hakikat ilişkisinde, sanat eserinin sunduğu hakikatin bilimin ve felsefeninkinden farklı olduğu söylenebilir. Çünkü sanat eserinde, örneğin bir portrede duyacağımız hakikilik duygusu, portresi yapılan kişiye gerçekten benzeyip benzememesinden gelmez. Buradaki hakikat değişik türdedir. Nitekim bu tür bir hakikati belirtmek için çoğu kez
artistik hakikat ya da sanatsal doğruluk terimleri kullanılmaktadır.
Her hakikat güzel, her güzel olan da hakikat değildir. "Dünya kendi ekseni çevresinde batıdan doğuya doğru döner" yargısı bir hakikattir; ama bu hakikat güzel değildir. Fransız heykelci Auguste Rodin'in (1840-1917) "Tanrı'nın Eli" adlı eseri güzeldir; ama hakikat değildir.


GÜZELLİK VE İYİ

 

İlk Çağ felsefesinde güzellik ve hakikat gibi, güzellik ve iyilik de özdeş kabul edilmiştir. Bu felsefede güzel ve iyinin birbiriyle olan yakın ilgisini belirlemeye çalışan ilk düşünür Xenophanes (Ksenofanes, yaklaşık M.Ö. 569-477); "Güzel iyi olduğu gibi. iyi de güzeldir. Bir şeye elverişli olan her şey iyi ve güzeldir; bir şeye elve­rişli olmayan her şey de kötü ve çirkindir" der.
Benzer anlayışı Platon'da da görmekteyiz. O da güzelin iyi, iyinin güzel olduğunu ileri sürer. Onun için de güzel ve iyi özdeş kavramlardır.

Güzeli, iyiden kesin olarak ayıran ilk filozof Kant'tır. Ona göre güzel dört temel özellikle iyiden ayrılır:
1. Güzel, çıkar gözetmeyen bir doyuma konu olur.

2. Güzel, kavramsız bir şekilde, genel olarak hoşa giden şeydir.

3. Güzel, bir nesnenin en son biçimidir.

4. Güzele bağlı yargılarımız zorunludur; ama bu zorunluluk nesnel değil, özneldir.
 

Kant, "Güzel ve iyi kuşkusuz birbirinden farklı kavramlardır. Nitekim güzel bir şeyi seyrederken onun iyi, ahlaki ya da yararlı olup olmadığını düşünmeyiz. O şeyin iyilik, ahlaklılık ve yararlılıktan önce gü­zelliğini fark ederiz" der.
Böyle olmasına karşın, güzel ile iyinin, estetik ile etikin İlk Çağdan beri düşünülen beraberliği günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Prof. İsmail Tunalı bu beraberliğin temelinin insan varlığında, insan ruhunda bulundu­ğunu söylüyor:
"İyi ile güzelin beraberliği yalnız geçmiş yüzyıllarda değil, günümüzde de geçerliğini sür­dürür. Çünkü, güzel değeriyle insanın kurmuş olduğu ilgi ve bu ilginin sürekliliği, bizim obje dünyasına bakışımızı değiştirir, objeler üzerinde verdiğimiz yargıları bir beğeni yargısı haline yükseltir. Bütün bu ilgiler içinde, ruhumuz biçim ve düzen kazanır. Böyle bir biçim ve düzen kazanmış bir ruh, elbette bu bi­çim ve düzene yalnız estetik varlık sınırları içinde değil, aynı zamanda ruhun bütünlüğü içinde de sahip olacaktır. Ruhun bütünlüğü içine ahlak varlığı da girer."

 

GÜZEL, HOŞ VE YÜCE


Güzel; hoş ve yüceden ayrı ve farklı bir kavramdır. Eğilim ve gereksinimlerimizi gideren, duygularımızı okşa­yan, bize zevk veren bir şeye "hoş" deriz. Karanfilin kokusu, şeftalinin tadı bizde hoş duygular uyandırabilir. İn­sanlar gibi hayvanlar da bazı şeylerden hoşlanırlar. Okşanan bir kedi ya da köpek, bundan küçük bir çocuk gibi hoş duyumlar alır. Ne var ki köpekte "güzellik" duygusu yoktur. Güzellikten ancak insan tat alabilir.
Hoş olan şeylere kendini kaptıran kişi, yaşamında zor durumlarla karşı karşıya kalabilir; kendi gözünde bile küçülebilir. Oysa güzellik duygusu kişiyi yükseltir, ona bir tür soyluluk kazandırır.
Yüce; insanca ölçüleri aşan, kendisinde üstünlük olan şeydir. Güzelden ayrı ve farklı bir kavramdır. Yüce, yal­nızca güzelin yüksek bir derecesi değil, ayrı ve bambaşka bir türüdür. Kant, yüceyi
sonsuzluğun duyulur ifade­si olarak tanımlamıştır.
Her yüce güzel olduğu halde her güzel yüce değildir. Güzelde genellikle düzen, oran ve uyum vardır. Yüce de ise uçsuz bucaksız ve sınırsızlık söz konusudur. Güzel bizi heyecanlandırır, yüce ise şaşırtır ve ürpertir. Fransız estetikçisi Charles Lalo
(1877-1953), “Yüce, benliğin kutsal bir bilinmedik önünde emilip yükseldiğini hissettiren şeydir. Bu, küçük alemin bir büyük alem içinde erimesidir” der.


ESTETİĞİN TEMEL SORULARINA YAKLAŞIMLAR

 

Estetiğin tarihine göz atacak olursak onun teme! sorularına değişik biçimlerde yaklaşıldığını görürüz. Bu yak­laşımları aşağıdaki başlıklar atanda toplamak mümkündür:
METAFİZİK YAKLAŞIM: Bu yaklaşımı antik çağ filozoflarında, örneğin Platon'da görmekteyiz. Ona göre duyu­sal özellikler, güzellik ideasının yansımasından başka bir şey değildir. Sanatın amacı da belirli belirsiz görülen bu güzelliği ortaya çıkartmaktır.
Benzer yaklaşım, estetiği 'güzel sanatların felsefesi" diye tanımlayan Hegel'de de görülür. Ona göre sanat ev­rensel ruhun duyusal görünüşüdür. İnsan zekası duyusal olanı kavramsallaştırmak, kavramsal olanı da duyusallaştırmak yoluyla sanatı oluşturmuştur.

BİLİMSEL YAKLAŞIM: Baumgarten'in estetiği kurmasını izleyen yüzyılda bazı düşünürler bilimsel bir estetik kurmaya yöneldiler ve güzel ile ilgili kuramları tek bir ilkeden çıkarma anlayışından vazgeçtiler. Bu tutumun so­nunda yeni yaklaşımlar ortaya çıktı. Bunların önde gelenleri şunlardır:

 

DENEYSEL YAKLAŞIM: Bu yaklaşım "güzel"den çok "güzel duygusu" üzerinde durur. Yaklaşımın kurucusu Alman fizikçi ve felsefeci Gustav Fechner'dir. (Fehner, 1801 -1887) Fechner, en çok hoşa giden dikdörtgeni belirlemek için deneklere değişik boyutlarda dikdörtgenler göstermiş ve en çok hoşa giden dikdörtgenin kenarlarının aşağı yukarı 13/21 oranında olduğunu saptamıştır. Bu orana altın kesim (sayı) denilmektedir. Altın kesim "sanat sınırla­rının anahtarı" sayılmış, birçok heykel ve resimde uygulanmıştır.

PSİKOLOJİK YAKLAŞIM: Bu yaklaşım için sanat, psikolojik bir olgudur. Sanat eserleri de kişisel ürünlerdir. Psiko­lojik yaklaşım, sanatı bireyin psikolojisinin ifadesi olarak kabul eder. Önde gelen temsilcisi İtalyan Benedetto Croce'dir.

SOSYOLOJİK YAKLAŞIM: Bu yaklaşım için sanat toplumsal bir olgudur. Sanat eserleri de toplumsal yaklaşımın ifa­desidir. Yaklaşım, sanatı belli bir toplumda, o toplumun estetik gereksinimlerini karşılamayı amaçlayan bir etkin­lik olarak görür. Bu yaklaşımı savunanlardan biri Fransız Charles Lalo'dur.

 

ESTETİK YARGILARIN YAPISI

Yargı, bir iddiayı dile getiren söz dizisidir. Gerçeklik ve değer yargıları olmak üzere ikiye ayrılır. Gerçeklik yar­gıları nesneler dünyasına ilişkin yargılardır.
"Dünya bir gezegendir" bu tür bir yargıdır. Değer yargıları ise değer­lendirmeyle ilgilidir. Bir tutum, bir davranış, bir durum ya da bir şey karşısında bireyin tepkisini dile getirir. Örne­ğin, Cahit Sıtkı Tarancı'nın (1910-1956) "Gençlik Böyledir İşte" adlı şiiri için "Bu şiir güzeldir" dersek bir değer yargısında bulunmuş oluruz.


Değer yargılarının alanı geniştir. Genellikle bu yargılar;

a. İnanç alanında din yargıları (sevap-günah),

b. Eylem alanında ahlâk yargıları (iyi-kötü),

c. Yaratma alanında estetik yargıları (güzel-çirkin) adı altında toplanırlar.
 

Estetik yargılar bilimdeki yargılardan, söz gelimi "Ay bir ışık kaynağı değildir" yargısından farklı yargılardır. Bilimdeki yargılar gözlem ve deneye dayandıkları için nesneldirler, yani herkes için geçerlidirler. Nitekim doğa bilimleri geçerlikleri kanıtlanmış yargılardan oluşmuşlardır. Oysa estetik yargılar özneldirler, beğeniyi yansıtırlar; bize "güzel" ya da "çirkin" yargısını verdirirler.
"Bu resim güzeldir" yargısı bir beğeni yargısıdır. Beğeni yargısı bir bilgi yargısı olmadığı için doğrulukla yanlışlıkla bir ilgisi olamaz. Çünkü burada beni yargıda bulunmaya götüren, resimde var olan nesnel bir nitelik değil, benim ona verdiğim öznel bir niteliktir; yani ondan hoşlanmam, haz duymamdır. Başka bir kişide bu duy­guların tersi uyanabilir. O zaman o kişinin aynı resim için vereceği yargı "Bu resim güzel değildir" şeklinde ola­caktır.


ORTAK ESTETİK YARGILARIN OLUP OLMADIĞI

 

Bu konuda birbirine karşıt iki yaklaşım vardır. Bunlardan biri bu yargıların varlığını reddetmekte, öbürü kabul etmektedir.
 

ORTAK ESTETİK YARGILARIN VARLIĞINI REDDEDENLER
Ortak estetik yarg
ıların varlığını reddeden tanınmış estetikçilerden biri Benedetto Croce'dir. Croce, sanatı sezgici bir etkinlik, güzelliği mutluluk veren başarılı bir ifade (expression), sanat eserini içten gelenin ifade­ye dökülmesi, sanatçıyı da duygulanan, duygularını içtenlikle dile getiren olarak anlar.
Croce'ye göre sanat yapıtı hiçbir şekilde bir şeyin taklidi değil, tam tersine sanatçının öznel yaşantılarının dışa vurumudur. Bu nedenle de bireysel bir nitelik taşır. Örneğin; bir natürmort ya da natürel bir resim, bu resmin konusunu oluşturan varlıkları ve nesneleri sanatçının taklit edişinin değil nasıl algıladığının bireysel yansıması olarak ele alınmalıdır. Bu bakımdan Croce, "Herkesin paylaşabileceği ortak estetik yargıların varlığından söz edilemez”der. Croce'ye göre sanatçı bir bilgin ya da ahlakçı olmadığından, yarattıklarından ötürü kınana­maz.

 

ORTAK ESTETİK YARGILARIN VARLIĞINI KABUL EDENLER

Ortak estetik yarg
ıların varlığını kabul eden düşünürlerin önde geleni Kant'tır. O, estetik yargıları, estetiğin ana konusu saymış ve "Yargı Gücünün Eleştirisi" adlı eserinde bu yargıların varlığını temellendirmeye çalışmıştır.
Kant'ın bu temellendirmeyi "güzel"in ana özelliklerine dayandırdığını söyleyebiliriz. Kant'a göre biz hoş ya da yararlı olanı elde etmeyi isteriz. Ancak bir sanat eserini karşılık beklemeksizin böyle bir istekten sıyrılmış olarak seyrederiz. Söz gelimi değişik meyveleri içeren bir resmi seyrederken bunlara ya da içlerinden birine karşı bir istek duyarsak sanat eseri karşısındaki estetik davranışımız bozulmuş olur. Çünkü güzel her çeşit çıkardan uzak bir hazlanmaya konu olan şeydir.
Kant güzelliğin beğeniyle ilgili olduğunu düşünür. Ona göre beğeni yargısı hiçbir çıkara dayanmadığından apriori (önsel), genel geçer bir yargıdır. Kişinin, güzel dediği şeye başkalarının da güzel demesini beklemesi bu nedenledir.

Kant'a göre güzelliğin nesnel ölçütleri vardır. Bu nedenle estetik yargılar zorunludur. Ancak bu zorunluluk, doğa bilimlerindeki yargıların gösterdiği zorunluluk türünden bir zorunluluk değildir. Öznel bir zorunluluktur.


 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !