Doğru bilginin imkanı / Rasyonalizm

2. DOĞRU BİLGİNİN İMKANI

      
"Doğru bilginin imkansızlığı" problemini incelerken sofistlerle septiklerin görüşlerini açıklamış ve bilimin ba­şarıları karşısında septisizmin felsefi sistem olarak varlığını sürdüremediğine değinmiştik. Şimdi de doğru bilginin mümkün olduğundan yana olan çeşitli öğretileri (rasyonalizm, empirizm, kritisizm, pozitivizm, analitik felsefe, entüisyonizm, pragmatizm, fenomenoloji) gözden geçireceğiz.

A. RASYONALİZM (AKILCILIK)


        "Rasyonalizmin (akılcılık, usçuluk felsefedeki anlamı günlük dildeki anlamından farklıdır. Günlük dilde akıl­cılık; somut gerçeklere önem vermek, akıl ve mantık süzgecinden geçmemiş olan görüşleri benimsememek, ön yargılardan ve duygusal saplantılardan arınmış olmak anlamına gelir. Başka bir deyişle akılcılık, gerçeklerle ilgisi kopmuş birtakım dogmatik düşünce kalıplarının içine hapsolmadan, sorunlara akla, mantığa ve gerçeğe uygun çö­zümler aramak demektir. Felsefede ise rasyonalizmin anlamı bunun hemen hemen tersidir.
       
Rasyonalizme göre, aklımız birtakım ilkeler ya da yetilerle donatılmıştır. Evreni oluşturan tüm nesneler hak­kında kesin bilgi edinmemiz için yalnızca bu ilkelere uygun biçimde mantığımızı kullanmamız yeterlidir. Rasyo­nalistler; nasıl matematikçiler bir iki aksiyoma dayanarak ve yalnızca akıl ve mantıklarını kullanarak matematik bilimini ortaya çıkarmışlar ve geliştirmişlerse, filozoflar da aynı yöntemlerle evrenle ilgili tüm gerçekleri bilebilir görüşündedirler. Bu anlayışa göre rasyonalizm; bilginin akıl ve onun bir işlevi olan düşünme gücü ile oluştuğunu benimseyen, doğru bilginin ölçütünü de duyularda değil, akılda bulan bir öğretidir. Rasyonalistlere göre duyum ve algılar bize geçici ve doğruluğu kesin olmayan bilgiler verir. Asıl kesin bilgileri ise biz doğuştan getirdiğimiz akıl ilkeleriyle ediniriz: "Bütün, parçalarının her birinden büyüktür.", "Var olan vardır, var olmayan var değildir," yargılarında görüldüğü gibi.

İLK ÇAĞ RASYONALİSTLERİ

       
Eski Yunan'da rasyonel bilgi ile duyu organlarımızın sağladığı duyusal bilgi arasında fark olduğunu belirten ilk filozoflar Herakleitos, Parmenides, Sokrates, Platon ve Aristoteles'tir. Bunlardan son üçünün bu konudaki görüş­lerini açıklayalım.

SOKRATES (M.Ö. 469-399) “Bilgi doğuştan gelir.”
        Sokrates İlk Çağın büyük filozoflarından biridir. Hiç kitap yazma­mıştır. Düşünceleri günümüze daha çok Platon'un eserleri ara­cılığıyla ulaşmıştır. Sokrates, yaz kış Atina sokaklarını dola­şır, herkesle her konuyu tartışırdı. Doğruyu, onlarla bir­likte bulmaya çalışırdı. Halka, değer yargılarına körü körüne inanmanın yanlışlığını gösterirdi. Bunun için de
ironi ve maiotik olmak üzere iki yöntemden yararlanırdı. İroni (alay) ile bir şey bildiğini sanan kim­seyi sorgulayarak ona gerçekte bir şey bilmediğini gösterirdi. Maiotik (düşünce doğurtma) ile de bir ko­nuda bir şey bilmediğini sanan kimseye yönelttiği so­rular ve aldığı yanıtlarla o kimsenin aslında o konuda çok şey bildiğini kanıtlardı. Bu yaptıklarını da ebe olan annesinin yaptıklarına benzetirdi. "Annem, nasıl var olan bir bebeğin dünyaya gelmesine yardımcı oluyor­sa öğretmen de öğrencisine yeni bir şey öğretmez; ancak onun aklında var olan bilgileri gün ışığına çıkarır. Çünkü bil­giler aklımızda doğuştan vardır" derdi. Böylece "kesin ve genel geçer bilginin” var olduğunu ve bilginin doğuştan geldiğini savunurdu.

Platon (M.O. 427-347) İdealar Kuramı
        Platon da öğretmeni Sokrates gibi rasyonalist bir filozoftur. Zorunlu, kesin, genel geçer bilginin varlığı ve bu bilginin doğuştan geldiği görüşündedir. Ona göre bu tür bilgileri duyu organları sağlayamaz; çünkü bilgi duyusal algı­lardan oluşsaydı kişiden kişiye değişir, başka bir de­yişle göreli (rölatif) olurdu. Örneğin, aynı su bir ele sıcak diğer ele soğuk gelebilir; aynı limonatayı birisi tatlı bir başkası ekşi bulabilirdi. O zaman hiçbir şey hakkında "Bu şudur" diye kesin bir yargıda bulunamazdık. Ancak "Bu şey bana göre ve şu anda böyle­dir" diyebilirdik. Bu da "İnsan her şeyin ölçüsüdür." diyen sofist düşünür Protagoras'ı haklı çıkarırdı.
       
Platon'a göre doğru bilgi ancak nesnel olan bilgidir ve böyle bir bilgi de vardır. Bunun için matematik bilimine göz atmamız yetecektir. Örneğin, "2x2 = 4" böyle bir bilgidir. Bu bilgi insandan insana değişmeyen, herkes ve her zaman için geçerli bilgidir; çünkü akla dayanır.

İdealar kuramı
        Platon, doğru bilginin varlığını
idealar kuramından yararlanarak açıklar. Bu kurama göre birbirinden tümüyle farklı olan İki ayrı varlık alanı vardır. Biri nesneler dünyası diğeri idealar dünyasıdır. Birincisi sürekli olarak olu­şan, değişen ve yok olan nesnelerin dünyasıdır. İkincisi ise öncesiz ve sonrasız (ezeli ve ebedi) olan ideaların dün­yasıdır. İdea değişmez öz, şeylerin ilk örneğidir. İdealizm ise varlığın özdeksel (maddesel) yapıda olmayıp düşün­ce cinsinden olduğunu ileri süren öğretidir. Asıl gerçek olan idealar dünyasıdır; her şeyin aslı oradadır. Bunlar da ancak akılla kavranabilir. Duyu organları aracılığı ile algılanan nesneler dünyası ise idealar dünyasının bir kopya­sı, bir gölgesidir. Söz gelimi odamızdaki masa gerçek bir masa değildir. Yalnızca gerçek olan masa ideasının bir kopyası ya da bir gölgesidir. Bu nedenle duyuşal algıların verdiği bilgi doğru bilgi olamaz. Buna karşılık akılla el­de ettiğimiz ideaların bilgisi kesin ve genel geçer bir bilgidir.
        Platon idealar dünyasını bilmemizi ruhun ölümsüzlüğüne dayandırır. Ona göre ruh, idealar dünyasından bu dünyaya gelmiştir. Bu bakımdan ruhun her iki dünya ile ilişkisi vardır. Duyular dünyası insana önceden bildikle­rini anımsatır. Anımsamak ise bilmek demektir; çünkü anımsadıklarımız gerçek bilgilerdir.
        Gerek Sokrates gerekse Platon bilginin doğuştan geldiği, başka bir deyişle doğuşla birlikte akılda var olduğu görüşündedirler.
Daha sonra gelen rasyonalist filozoflar aklın bu anlamda bir bilgi taşıyıcısı olduğunu kabul et­mezler. Onlar için akıl bilgi taşıyıcısı değil, üreticisidir. Akıl, yapısı gereği dış dünyadan aldıklarını bilgi hali­ne getirir. Gerçek anlamda rasyonalizm de budur.

ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322) İdealar nesnelerden bağımsız değildir
Aristoteles öğretmeni Platon'un bilgi anlayışına karşı çıkar. Platon, bir şeyi bilmek, o şeyin idealar dünyasındaki aslını tanımak demektir, diyordu. Oysa Aristoteles, ideaları nesnelerden bağımsız varlıklar olarak düşünmez. Ona göre idealar, içeriklerini duyusal dünyadan alırlar.
        Aristoteles'e göre "gerçekten var olanlar" tek tek şeylerdir:
İnsandır, ya­zı tahtasıdır, bahçedeki erik ağacıdır, şu anda var olan devlettir. Yoksa gör­mediğimiz "idealar" değildir. Ancak, tek tek şeyleri ya da olayları bir kavram altında toplamak, kavramları da birbirleriyle bağlayarak tümel önermeler elde etmek gerekir. Çünkü bilgiye ancak tümel önermelerle varı­labilir. Tümel önermeler içinde tekiller olduğundan yapılacak iş tekilleri tü­mellerden üretmektir. Bunun yolu da tümdengelim, en yetkin örneği ise tasım (kıyas)dır.
       Aristoteles'e göre bilgi edinme yetisi (meleke) akıldır.
Akıl da edilgin (pasif) ve etkin (aktif) olmak üzere iki türlüdür. Edilgin akıl duyuları saptayarak bilgimizin içeriğini sağlar; ama du­yusal olan varlıklardan ussal (akli) olan gerçekleri yaratan etkin akıldır. Başka bir deyişle bilginin malzemesini edilgin akıl, yani duyular verir; onu biçimlendiren ise etkin akıldır.
       
Aristoteles rasyonalist bir filozoftur; ancak onun rasyonalizmi kendinden önceki filozoflardan farklıdır. Ona göre insanın doğuştan getirdiği bilgileri yoktur; ama duyu organlarınca elde ettiği verileri işleme ve tümel kavram­ları oluşturma yeteneği vardır. Bu görüşünü şöyle belirtir. "Bilgi duyumla başlar; ancak duyum değildir. Bil­gide duyumun yanında başka bir öğenin, aklın işe karışması söz konusu olmazsa asla bilim ve felsefe meydana gelmez,"

ORTA ÇAĞ RASYONALİSTLERİ
Orta Çağ, Batı Roma İmparatorluğumun yıkıldığı 476 tarihinde başlar; Fatih Sultan Mehmet (1432-1481)'in İstanbul'u fethettiği 1453'e ya da Kristof Kolomb (1451-1506)'un Amerika'yı keşfettiği 1492'ye kadar sürer. Orta Çağda rasyonalizmi temsil eden en büyük filozoflardan biri Farabi'dir.

FARABİ (870-950)
       
Farabi Türk asıllı bir filozoftur. Türkistan'ın Farab kentinde doğduğu için bu adla anılmıştır. Asıl adı Ebu Nasr Muhammed bin Tarhan bin Uzluğ'dur. Bağdat'a gelerek mantık, felsefe, matematik öğrenimi görmüş; müzikle yakın­dan ilgilenmiştir. "Büyük Müzik Kitabı" adlı bir eseri vardır. Felsefe eserleri içerisinde en tanınmış olanı "Fusus ül Hikem (Bilgeliğin Değerli Taşları)"dir.
İslam felsefesinin kurucusu sayılan Farabi, Aristotelesçi bir düşünürdür. Bilgi hakkındaki görüşleri onunkiler gibidir. Farabi'ye göre de biri duyusal, di­ğeri ussal (akli) olmak üzere iki tür bilgi vardır. Duyusal bilgiler, duyu organ­larınca algılanan, tekil olan bilgilerdir. Bunlar tekil olduklarından bilimsel bil­gi değildirler; ama onun maddesini oluşturarak bilimsel bilgiye olanak sağlar­lar. Akıl da bu tekil bilgileri biçimlendirerek ve birtakım kalıplara sokarak ge­nel kavramlara ve yargılara dönüştürür. Böylece kesin ve genel geçer bilgile­re ulaşılır. Ona göre insanın en güvenilir yetisi akıldır. İnsan, aklın ilkelerine ve mantığın kurallarına uyarak ele aldığı her konuyu çözümleyebilir. Nitekim Aristoteles'in felsefesini İslam inancıyla uzlaştırmak istemiş ve bunu mantık kurallarına dayanarak gerçekleştirmeye çalışmıştır.
        Farabi en yüce erdemin
bilgi olduğu görüşündedir. Aklın, edindiği bilgi­lerle iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırabildiğini belirtir. Ona göre, evrendeki varlıkları bilen ve bundan yaşam için doğru anlamlar çı­karan kişi Tanrı'ya ulaşmanın yolunu bulmuş demektir.

YENİ ÇAĞ RASYONALİSTLERİ
      
Bu çağın önde gelen rasyonalist düşünürleri Fransız Descartes, Hollandalı Spinoza, Alman Leibniz ile Hegel'dir. Bunlardan en çok etkili olan Descartes ile Hegel'in görüşlerini ana çizgileriyle belirtelim.

RENE DESCARTES (1596-1650)
       Descartes modern felsefenin kurucusu sayılır.
Felsefi düşünceyi dinsel ve siyasal her türlü otoritenin baskısın­dan kurtarmaya çalışmıştır. Bir filozof olduğu kadar matematik ve fizik bilginidir de. Cebirin geometri alanına uy­gulanması demek olan analitik geometrinin kurucusudur. Felsefe açısından en önemli eserleri "Yöntem Üstüne Konuşma", "Felsefenin İlkeleri" ve "Metafizik Düşüncelerdir.
      
Descartes'a göre bilgi ya duyu organlarından ya düş gücünden ya da doğuştan gelir. Tanrı, ruh, uzay ve tüm matematik düşünceler doğuştan gelirler; ancak doğuştan gelen düşünceler bizde, doğduğumuz anda hazır kalıp­lar halinde bulunmazlar. Bu düşünceler tıpkı irsi hastalıklara benzer. Nasıl irsi hastalıklar yeni doğan bebekler­de kesin kes görüleceği anlamı taşımaz; ama hastalığa yakalanma olasılığının yüksekliğini gösterir ise bunun gibi doğuştan gelen düşünceler de doğduğumuzda hazır olan düşünceler değildir. Bizde hazır olan, bu düşünceleri doğuran yeteneklerdir. Örneğin, bunlardan biri sağduyudur. Descartes sağduyunun insanlar arasında en iyi bölü­şülmüş şey olduğu kanısındadır.
Descartes'ın rasyonalizmi, iyi yönetilen her zihnin kesin, genel geçer bilgiye ulaşabileceği görüşüne dayanır. Bu bakımdan eserlerinde felsefeye yeni temeller arar ve aradığı sağlam temeli "Düşünüyorum; demek ki va­rım" da bulur.
Descartes bu sonuca, şüphe edebileceği her şeyden şüphe ederek varır. Söz gelimi duyu organlarımızın veri­lerinden şüphe eder. O, duyu organlarımızla algıladığımız dış dünyanın gerçekliğinden de tüm yaşamın bir rüya­lar alemi olup olmadığından da şüphelenir. Ona göre kesin bilgi, işte bu şüphe edişten çıkmaktadır:
       
''Şüphe ettiğim sürece kendisinden şüphe edemeyeceğim şey, şüphe etmekte oluşumdur. Oysa şüphe etmek düşün­mek demektir. Öyleyse 'düşünme'den şüphe edemem. Düşündüğüme göre, düşünen biri olarak var olmam gerekir. Çünkü düşündüğüm halde var olmamam olanaksızdır. Buradan 'Düşünüyorum; demek ki varım (Cogito ergo sum) sonucuna ulaşmış olurum."
       
Descartes, çıkardığı bu sonucu bir akıl yürütme (usa vurma) olarak kabul etmez; kabul edilmesini de istemez. Ona göre bu sonuç araçsız, doğrudan doğruya kavranan, yaşanan, apaçık, kesin bir bilgidir; kaynağı ise sezgi ve tümden gelimdir. Böylece o, felsefesine temel taşı olacak ilkeyi bulur. Bu ilkeden hareketle kendisinde var olan yetkinlik (kemal) fikrinden tanrıyı ve en yetkin (mükemmel) olan tanrının bizi aldatmayacağı görüşünden de dış dünyanın varlığını kanıtlar. Dikkat edilecek olursa Descartes'taki rasyonalizm, insanın mutlak hakikatlere ulaşa­bileceğine, örneğin tanrıyı ve ruhu bilebileceğine inandığı için dogmatik bir rasyonalizmdir

HEGEL (1770-1831)
        George Wilhelm Friedrich Hegel (Georg Vilheim Fridrih Hegel) teoloji öğrenimi görmüş, yaşamının son yılla­rını Berlin Üniversitesinde felsefe profesörlüğü yaparak geçirmiştir. Başlıca eserleri "İsa'nın Hayatı", "Zihnin Fenomenolojisi", "Mantık" ve "Felsefe Ansiklopedisi"dir.
Hegel, Alman idealizminin ve rasyonalizminin en önemli filozofu olarak kabul edilir. Felsefesinin çıkış nokta­sı akıldır.
        Hegel'e göre, deneye hiç başvurmadan sırf düşünce (spekülasyon) ile kesin bilgiye ulaşılabilir; çünkü özne ile öznenin yöneldiği nesne aynı aklın değişik biçimlenmeleridir.
Nesnenin kendisi de özne gibi ussaldır. Her ussal (rasyonel) olan şey de gerçek (reel)tir. Hegel, duyu organlarınca elde edilen bilginin kesin, genel geçer olamayacağı, bize varlığın özünü veremeyeceği kanısındadır. Ona göre kesin bilgi ancak kavramlar üzerinde dü­şünerek sağlanır. Nitekim onun gözünde felsefe, nesnelerin düşünce ile görülmesi, başka bir deyişle evrenin düşünülerek gözden geçirilmesidir. Düşünme kavramla yapılır; bundan dolayı kavram felsefenin ana konusudur.
        Hegel felsefesinin merkezinde gelişme kavramı bulunur. Felsefeye katkısı da özellikle bu konuda olmuştur.
Hegel'in felsefedeki önemi, her şeyin değişim ve hareket halinde, birbirine bağlı olduğunu düşünmesi ve ilk kez Herakleitos'ta görülen diyalektik yöntemi geliştirmesinden kaynaklanmaktadır. Ona göre ruh (düşünce) ve evren (madde) sürekli değişim içindedir ve bu değişmede ruhun yeri ve önemi önde gelir. Yani düşüncede meydana ge­len değişmeler maddedeki değişmelere yol açar.

Tez-Antitez-Sentez

       
Hegel'e göre her şey üç aşamalı bir gelişme sonucu gerçekleşir. Bu aşamalar tez, antitez ve sentezdir.
       
Diye­lim ki belli bir kavramı düşünüyorum. Söz gelimi bu kavram varlık (tez) olsun. Bunu düşününce hemen karşıtını düşünürüm: yokluk (antitez). Burada ortaya çıkan çatışma beni uzlaştıracak bir kavram bulmaya götürür: oluş (sentez).
        Somut bir örnek verelim:
çiçek (tez), çiçeğin yok olması (antitez), meyve (sentez).
        Çiçek meyvenin orta­ya çıkmasına yol açar; ama meyvenin ortaya çıkması için çiçeğin yok olması, ortadan kalkması gerekir. Demek ki her olmakta olan şey, hem var olan hem de yok olan şeydir.
       
Hegel, bir yandan her şeyin değişme ve gelişme içinde olduğu anlayışıyla, öte yandan "Nesnenin kendisi de özne gibi rasyoneldir" görüşüyle kendinden önce gelen rasyonalist filozofların karşılaştığı iki önemli güçlükten sıyrılmaya çalışmıştır.

Rasyonalizmin güçlükleri
        Rasyonalizmin karşılaştığı birinci güçlük, aklı ve düşünmeyi hep aynı kalan, değişmeyen bir şey olarak gör­mesi olmuştur.
        Rasyonalizmin karşılaştığı ikinci güçlük de şudur:
        Bu öğreti aklı, doğadan ayrı bir öz, farklı bir varlık olarak ele alıyor. Böylece akıl ile nesne arasında bir ikilik yaratıyor. Bilgi, özne ile öznenin yöneldiği nesne arasındaki ilişkiden doğmaktadır. O zaman "Bu ilişki nasıl kurulabiliyor?" sorusu ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle birbirinden tümüyle ayrı yapıda olan bu iki varlık (akıl ile nesne) nasıl oluyor da birbiriyle çakışabiliyor ve bunun sonucun­da "bilgi" oluşuyor? Bu açıdan bakıldığında rasyonalizm bilgi sorununu çözememiş görünmektedir.
        İlk rasyonalistlerden
Sokrates ve Platon bilgilerimizin doğuştan olduğuna inanıyorlardı. Bu görüşün tutunamayacağı anlaşılınca sonraki rasyonalistler, deneyden de gelen bilgilerimiz olabileceğini kabul ettiler. Ancak onlar da deneyin, insan aklında yaratılıştan var olan bazı ilkeler, formlar sayesinde bir anlam kazandığını ileri sürdüler. Bu durum rasyonalizmi şu türden sorularla karşı karşıya getirmiştir: "İnsan aklı bir defaya özgü olarak mı yaratıl­mıştır?", "Akıl yaratıldıktan bu yana hiçbir değişim, hiçbir evrim geçirmemiş midir?"...
        Rasyonalizm hakkında verdiğimiz bilgiler, bu öğretinin insan aklını (zihnini) tüm insanlar için aynı ve değiş­meyen bir şey olarak ele aldığını göstermektedir. Oysa çağdaş psikoloji ve antropolojinin insan beyni ve onun bir işlevi olan düşünme üzerinde yaptıkları araştırmalar aklın da değişmekte ve evrimleşmekte olduğunu göster­miştir. Nitekim Hegel "Özne ile öznenin yöneldiği nesne aynı aklın değişik şekillenmeleridir; nesnenin kendisi de özne gibi ussal (rasyonel)dir" diyerek, akıl ile nesne arasındaki ikiliği (düalizmi) ortadan kaldırmak gereğini duymuştur.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !