Doğru bilginin imkanı / Empirizm

B. EMPİRİZM (DENEYCİLİK)
        Empirizm (deneycilik); bilgilerimizin duyu ve algıdan geldiğini, deneyden türediğini ve aklımızda doğuştan olan hiçbir bilgi, düşünce ve ilke bulunmadığını ileri süren bilgi öğretisidir. Kısaca; "Bilginin kaynağı nedir?" so­rusunu "Deneyimdir" diye yanıtlayan öğretidir.

       
Empirizm, rasyonalizmin karşıtıdır. İnsan zihninde doğuştan gelen hiçbir düşüncenin, hiçbir ilkenin bulunma­dığını savunur. Başka bir deyişle düşünmenin yasaları da denilen özdeşlik, çelişmezlik, yeterli neden, üçüncü halin olanaksızlığı ilkelerinin; matematikteki kavramların, aksiyomların, tanrı fikrinin vb. aklımızda doğuştan bulunmadığını ileri sürer.
Empirizmin en yalın biçimini İlk Çağ ahlakçılarından
Epikuros (M.Ö. 341-270)'ta görmekteyiz. Ona göre bü­tün bilgilerin ilk kaynağı duyudur. Duyulardan kuşku duymak gereksizdir.
        "Mühür, bal mumuna nasıl tıpatıp kendi izini bırakırsa eşya da bizde belli izler bırakır." Epikuros'a göre yanılgı duyulardan değil, aklın ekledi­ği yargılardan gelir.
Orta Çağda skolastik düşünüşün egemen olması nedeniyle empirizm bir sistem olarak varlığını sürdürememiş­tir.
       
Empirizmi John Locke kurmuş, David Hume da bu öğretinin önde gelen temsilcilerinden biri olmuştur. Şimdi Lock ve Hume'un görüşlerini ana çizgileriyle görelim.

JOHN LOCKE (1632-1704)
       
Locke, 18. yüzyılı etkileyen filozofların önde gelenlerinden biridir. En tanınmış eseri "İnsan Zihni Üstüne Bir Deneme" adını taşır. Locke bu kitabında doğuştan bilginin olmadığını, bilgilerimizin deneyden ve alışkanlıklardan geldiğini savunur. Ona göre, bilgi­ler doğuştan olsaydı cahil ya da budala dediğimiz bir kişinin de akıl ilkeleri, matematik kavramları, aksiyomlar ve tanrı hakkın­da bilgisi olması gerekirdi. Oysa gerçek böyle değildir. Nitekim bugün tanrı hakkında hiçbir düşüncesi olmayan ya da onu an­latacak sözcükleri olmayan toplumlar vardır.
       
İngiliz filozofuna göre insan zihni dünyaya boş bir levha (tabula rasa) olarak gelir. Duyular ve deneyler bu levhayı zamanla doldururlar. O, bu görüşünü şöyle dile getirir:
"Zihinde bulunan hiçbir düşünce yoktur ki daha önce duyularda bulunmamış ol­sun." Locke'a göre bilgiyi oluşturan iki çeşit deney vardır: Biri dış de­ney, diğeri iç deneydir. Birincisi dış dünyayı duyularla tanımamızı sağlar.
        İkincisi kendi içimizde oluşan olayları, başka bir deyişle zihnimizin çeşitli işlemlerini bize bildirir. Locke'a göre bütün bilgi ve düşüncelerimiz bu iki kaynaktan elde edilir.
Felsefe terminolojisinde kaynağı deney olan bu tür bilgilere aposteriori bilgiler denir. Locke'a göre her türlü bilgi aposterioridir.
       
Locke, insanlarda biri yalın, diğeri bileşik olmak üzere iki çeşit tasarım olduğu görüşündedir. Yalın tasarımlar, duyumlar ve ruhsal olaylarla ilgili tasarımlardır; bilgilerimizin malzemelerini oluştururlar. Bu tür tasarımların kazanılmasında insan zihni edilgen(pasif)dir. Örneğin; sıcak, soğuk, acı, katı, sevgi, korku yalın tasarımlardır. Bileşik tasarımlar ise zihin tarafından üretilir. Zihin, yalın tasarımları düzenleyerek, birleştirerek bileşik tasarım haline getirir. Bu da zihnin "düşünme gücü" ile olur. Bu tür tasarımların kazanılmasında zihin etkin halde bulu­nur. Soy, canlı, insanlık gibi genel ve soyut kavramlar bileşik tasarımlardır.
        Locke, nesnelerde bulunan nitelikleri birincil nitelikler ve ikincil nitelikler olmak üzere ikiye ayırmıştır. Renk, koku, ısı, tat gibi ikincil niteliklerin özneye, yani algılayana bağlı olduklarını ve bunların duyum ya da tasarım­lardan oluştuklarını göstermiştir. Cisimler ne durumda bulunurlarsa bulunsunlar, onlardan ayrılmayan, boşlukta yer kaplama, biçim, katılık gibi birincil niteliklerin ise özneden bağımsız olarak, yani dış dünyada kendi başla­rına var olduklarını ileri sürmüştür. Görülüyor ki
Locke, rasyonalistlerin görüşlerine karşı çıkan bir filozoftur. Deneyden gelmeyen birtakım bilgilere sahip olduğumuz varsayımını bir düş, bir yanılgı olarak görmekte ve tüm bilgilerimizin deneyden geldiğini göstermeye çalışmaktadır.

DAVİD HUME (1711-1776)
       
Locke'tan sonra empirizmi İskoçyalı bir filozof olan David Hume geliştirmiştir. Hume, insan zihnini düzenleyen bütün ilkelerin deneyden geldiğini ileri sürer. Ona göre "doğa yasaları" gibi "düşüncenin ya­saları" da insanın alışkanlıklarından başka bir şey değildir.
Hume'un bilgi kuramı ile ilgili eseri "İnsan Doğası Üstüne Bir İnceleme" adını taşır. O, bu eserinde tasarımların kaynağını araştırır ve zihnimizde bulunanları
izlenimler ve fikirler olmak üzere ikiye ayırır:
       
İzlenimler (impressions); duyumlar, duygulanmalardır. Görürken, işitirken, sever ya da nefret ederken algıla­dıklarımız ve hissettiklerimiz bu gruba girerler. İzlenimler canlı ve güçlü olurlar.
Fikirler (idealar) ise duyum ve duygulanımların soluk izleri ya da kopyalarıdır. Bunların bilincine ancak her­hangi bir izlenime yönelip onun üzerinde durduğumuzda varırız.
Hume'a göre düşünmenin alanı oldukça dardır; çünkü düşünme duyumlarla elde ettiğimiz malzemeyi düzen­lemek, genişletmek, daraltmak, ayırmak ya da birleştirmekten öteye geçemez. Şu halde izlenim olmadan fikir, fi­kir olmadan da tasarım olamaz. Bu yargı, yalın tasarımlar için olduğu kadar bileşik tasarımlar için de geçerlidir. Tanrı tasarımı da bu yoldan oluşmuştur. Ona göre, insan iyilik ve bilgelik idealarını duyumların sağladığı izlenim­lerle edinmiştir. Bunların genişletilmesi ile de tanrı tasarımına varmıştır. O halde tanrı tasarımının temelinde de izlenimler bulunmaktadır. Başka bir deyişle, tanrı kavramı, insan zihninde doğuştan var olan bir kavram değildir.
Hume "düşünme yasaları" denilen özdeşlik, çelişmezlik ve nedensellik ilkelerinin de deneyden geldikleri­ni ileri sürer ve onları zihinsel alışkanlıklar ya da çağrışımlarla açıklamaya çalışır. Örnek olarak bunlardan neden­sellik ilkesini ele alalım:
        Nedensellik ya da yeter neden ilkesi, doğada olup biten her olayın bir nedeni olduğu­nu ve hiçbir şeyin nedensiz olup bitmediğini ifade eder. Hume'a göre bizde bir nedensellik (neden-sonuç) tasarı­mı vardır; ama bu tasarımın kaynağı sayabileceğimiz izlenimler yoktur. Örneğin, "a" olayını "b" olayının nedeni saymaya kalkarsak ne "a"nın algısında ne de "b"nin algısında bir nedensellik bağlantısı buluruz. Burada nede­ni de etkiyi de ne görebilir ne de duyabiliriz. Bizim burada algılayabildiğimiz, yalnızca, bu iki olayın birbirinin ardından geldikleridir; ama aralarındaki "neden-sonuç bağlılığı" denilen zorunlu ilgiyi algılayamayız.
       
Nedensellik algılanamaz; ancak düşünülebilir. Peki nasıl oluyor da bizde böyle bir tasarım oluşmuştur ve biz onu bildiğimizi sanıyoruz? Hume bu soruyu şöyle yanıtlıyor:
"Örnekteki "b" olayının "a" olayının ardından geldiğini birçok kez görünce bizde bir alışkanlık duygusu uyanıp yerleşir. O zaman böyle bir izlenimden doğan bir tasarımı, bir zorunluluğu kavradığımızı sanarak, "a" ve "b" olayları arasındaki ilgiye mal ederiz. Başka bir deyişle bilincimizde birbiri ardından gelen tasarımlar arasındaki öznel (sübjektif) bir bağlantıyı olaylar, nesneler arasındaki nesnel (objektif) bir ilgi haline sokarız. Oysa tasarımların bilin­cimizde art arda gelmesine ya da bunların bir çağrışım yaratmasına bakarak, bundan olayların kendi aralarında zorunlu bir bağlılık içinde oldukları sonucunu çıkaramayız. Sadece buna inanabiliriz."
Hume'a göre olaylar arasındaki nedensellik bağı alışkanlığın ya da çağrışımın doğurduğu zihinsel ve öznel bir bağdır. Olaylar arasında, zihnimizden bağımsız nesnel bir nedensellik bağı yoktur. Hume böylece pozitif bilimle­rin dayandığı "nedensellik ilkesi"ni bir öznel ilgiye, başka bir deyişle bir kabule indirgemiş olmaktadır.
        David
Hume, İngiltere'de Francis Bacon ile başlayan ve John Locke ile gelişen empirizmi doruk noktasına çı­karan bir filozoftur. Kendisinden sonra gelen düşünürleri büyük ölçüde etkilemiştir.
        Empirizmin bir biçimi de sansüalizmdir. Sansüalizm (duyumculuk) bütün bİİgilerimizin duyumdan geldiğini ileri süren bir öğretidir. Kurucusu Fransız filozofu Etİenne
Condillac (Etyen Kondiyak, !71S-1780)'tır. Ona göre bütün bilgilerimizin kökeni duyumlarımızdır. Duyu organlarımızın bildirdiklerinin dışında hiçbir bilgimiz yoktur.

SKOLASTİK DÜŞÜNÜŞ
        Orta Çağın kendine özgü asıl felsefesi skolastik felsefedir. Bu felsefeye "skolastik" denilişinin nedeni manastır­larda, kilise okullarında gelişmiş olmasıdır. Scola, Latincede okul demektir. Skolastik felsefe, kilisenin temelini attığı Hristİyan öğretisini bir tür sistemleştirme çabasıdır. Platon ile Aristoteles'in felsefelerinin harmanlanmasın­dan oluşmuştur. 9. yüzyılda başlayan bu hareket 15. yüzyılda dinle felsefenin ayrılmasıyla son bulur.
       
Skolastik düşünüşe göre hakikatler "Kutsal Kitap"ta açıklanmıştır. Bu nedenle onları aramanın bir anlamı yok­tur. Yapılması gereken, dogmaları yani tanrısal hakikatleri yeni kuşaklara, öncelikle de din adamlarına aktarmak ve öğretmektir. Bu da inanç konularını kavranılır, kanıtlanır hale getirmekle mümkündür. Bu dönem düşünür­lerinin felsefe ile ilgilenmelerinin asıl nedeni budur.

C. KRİTİSİZM (ELEŞTİREL FELSEFE)
Deney ile Aklı Bağdaştırma Çabası

       
Ampiristlere (Bacon, Lock, Hume vb.) göre deneye dayanan bilgi doğru bilgidir. Tüme varım da doğru bilgiyi elde etmenin yöntemidir. Onlara göre hiçbir duyum gerçeği olduğu gibi yansıtamaz. Bu bakımdan "mutlak"ı bil­mek olanaksızdır.
        Rasyonalistlere (Platon, Farabi, Descartes, Spinoza, Leibniz vb.) göre ise aklımızda deneyden gelmeyen bazı ilkeler vardır. Örneğin; "Doğadaki bütün olayların bir nedeni vardır.", "Bütün, parçalarından büyüktür." düşünce­si tümüyle akla dayanır. Deneyin bu önermeyi doğrulaması deneyden çıktığı anlamına gelmez. Onlara göre akla dayanan bilgi doğru bilgidir. Doğru bilgiyi elde etmenin yöntemi de
tümden gelinidir.
        Birbirine karşıt olan bu iki anlayış, gündeme şu sorulan getirmiştir: "Bilgiyi sağlamada deneyin rolü nedir?", "Bilgiyi sağlamada aklın rolü nedir?" Bu soruların yanıtlarını Kant bulmaya çalışacaktır.

IMMANUEL KANT (1724-1804)

       Alman filozofu Kant matematik ve felsefe eğitimi görmüş, doğduğu Könisberg'de felsefe profesörlüğü yapmıştır. Bilgi kuramı ile ilgili en tanınmış eserleri "Saf Aklın Eleştirisi", "Pratik Aklın Eleştirisi" ve "Yargı Gücü­nün Eleştirisi" adlarını taşır. Kant eserleriyle düşünce dünyasını bü­yük ölçüde etkilemiş ve modern felsefenin en önemli temsilcilerin­den biri olmuştur.
Kant felsefesinin önde gelen özelliği bir eleştiri felsefesi olmasıdır. Bu nedenle felsefesine kritisizm (eleştiricilik) denir.
        Daha önce bilginin değerini inceleyen üç öğretiden söz et­miştik. Bunlar dogmatizm, septisizm ve rölativizmdir.
Dogma­tizm mutlak gerçeğin elde edilebileceğini; septisizm, hiçbir şekil­de mutlak bilgiye ulaşılamayacağım; rölativizm ise bilginin birta­kım koşullara bağlı olduğunu, bu nedenle ancak göreli bilgilere sa­hip olunabileceğini ileri süren öğretidir.
       
Kant, gençliğinde "dogmatik ve rasyonalisttir. Yani kesin bilginin el­de edilebileceğini ve akılda doğuştan gelen bazı tasarım ve ilkelerin varlığını kabul etmektedir. Bu döneminde özellikle rasyonalist bir filozof olan Leibniz'in etkisi altındadır. Hume'u okuduktan sonra dogmatik uykusundan uyanacak ve aklın, mutlak varlığı kavramasının olanaksızlığını ileri sürecektir.
Dogmatik uykusundan uyanan Kant aklın gücünün nerede başlayıp nerede bittiğini, "bilgenin de kesin ve ge­nel geçer olup olmadığını incelemeye başlar. Karşıt görüşler olan rasyonalizm-empirizm ve dogmatizm-septisizm öğretilerini, her birinin hakkını verecek bir tarafsızlıkla eleştiriden geçirmeye çalışır.
        Kant bilgi hakkında vardığı sonucu şöyle dile getirir:
       
"Bütün bilgi deney ile başlar; fakat deneyden doğ­maz."
Kant'a göre zaman bakımından deneyden önce gelen hiçbir bilgi yoktur. Deney bilginin ham maddesini sağlar; ancak böyle olması, bilginin deneyden çıktığı anlamına gelmez. Çünkü bilgi için, deneyin yanında başka bir işleme de gerek vardır. O da şudur: Deneyle elde edilen ham maddenin bir biçime, bir düzene sokulması ge­rekir. Bu biçimlendirme işi zihinde bulunan birtakım zihin formları (kalıplan) sayesinde olur. Bu formlar ise de­neyden gelmez, apriori (önsel)dir. Alman filozofu bu konudaki görüşünü şöyle somutlaştırır:
       
"Deney olmadan kavramlar boş, kavram olmadan deneyler kördür."
        Deney olmaksızın, kavramların boş olması durumuna metafizik, kavram olmaksızın deneylerin kör kalması durumuna da kavram oluşturamayan hayvan deney (im)leri örnek olarak verilebilir.
Kant'a göre bilgi, bir yanı ile deneye, öbür yanıyla deneyden gelmeyen yargı formlarına dayanır.
İnsan zihnin­de deneyden gelmeyen, apriori olan on iki yargı formu (Kant bunlara kategori diyor.) vardır. Bu apriori zihin form­ları, deneyin sağladığı ham maddeye biçim ve düzen verirler. Böylece bilgilerimiz elde edilmiş olur.
       
Ancak bu bilgi fenomenlerin (duyularla algılanabilen şey) bilgisidir; çünkü biz, zihnin formlarına göre biçim­lenmemiş şeyin kendisini (numen) bilemeyiz. Numen özü gereği bilinemez. Biz nesnelerin ancak görünüşlerini bilebiliriz. O halde bilgi mutlak değil, insana göredir; başka bir deyişle görelidir. Zihnin formları tüm insanlarda aynı olduğu için de bilgi, herkes için kesin, zorunlu ve genel geçerdir. Görüldüğü gibi Kant'a göre insan bilgisi fe­nomenlerle sınırlıdır. Numen alanı ise bilinemez. Örneğin; tanrı, ruh, ölümsüzlük ve ahiretin genel geçer bilgisi­ne ulaşılamaz; çünkü bunlar duyu yoluyla algılanamazlar.
        Kant, salt bir gerçeğin (numen, kendinde şey) var olduğunu kabul ettiği halde, onun nasıl bir şey olduğunu bilemeyiş çıkmazından, saf aklın yerine pratik aklı yani ahlakı koyarak kurtulmaya çalışır.
Ona göre akıl yalnızca bir bilme yetisi değil, aynı zamanda eylemlerimizi düzenleyen bir yetidir. Kant saf akıl ile ulaşılamayan numen evrenine pratik akıl, yani ahlak ile ulaşılabileceğini savunur. Çünkü eylemi konu alan ahlak; iyiye, ödeve, özgür­lüğe vb.ne inanılmasını gerektirir. Kant'a göre bunlar ahlak için vazgeçilmez kavramlardır

Ç. POZİTİVİZM (OLGUCULUK)

       Pozitivizm, doğru bilgiye olayların incelenmesiyle ulaşılabilece­ğini ve bu tür bilgileri yalnızca deneysel bilimlerin sağlayabilece­ğini ileri süren bir felsefe sistemidir.
Doğa bilimlerinin hızlı geliş­me gösterdiği ve önemli başarılar sağladığı 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır.
        Pozitivizmin kurucusu olan Auguste
Comte (1798-1857) fen ve matematik öğrenimi görmüş, yaşamını özel ders vererek zor koşullar altında sürdürmüş bir Fransız filozofudur. En önemli eseri altı ciltlik "Pozitif Felsefe Dersleredir.
       
Comte'a göre felsefe, duyularımızın bize sağladığı olgulardan (fe­nomenlerden) hareket etmeli, onların arkasındakilerle uğraşmamalıdır. O da Kant gibi yalnızca fenomenlerin bilinebileceği ve insan bilgisinin göreli olduğu görüşündedir. Kısaca pozitivizm, araştırmayı yalnız olgulara dayandırmakta, deneyle doğrulanamayan sorula­rı anlamsız saymakta ve Kant'ın ahlaki değeri olduğu için savunduğu metafiziği yadsımaktadır. Bu durumda pozitivist felsefenin görevi ne olmalıdır? Comte'a göre felsefe deneysel bilimleri model olarak almalı, araştırmalarını yalnız olgulara dayandırmalı, deney sonuçlarını sistemleştirerek onları ahlak, din, siyaset gibi alanlarda kullan­malı ve deneyle denetlenemeyen soruları da konusu dışında bırakmalıdır.
        Comte'a göre insanoğlu artık pozitif aşamadadır ve bu aşamaya uzun bir tarihsel sürecin sonunda ulaşmıştır. Comte bu süreci üç
hal yasası adını verdiği bir yasayla açıklar. Buna göre, insan düşünmesinde birbirinin ardın­dan gelen üç dönem vardır:
1. Teolojik dönem
2. Metafizik dönem
3. Pozitif (olgusal) dönem

       Teolojik Dönem:
Bu dönemde olgular tanrısal güçlerle açıklanır. Söz gelimi ilkel toplumlarda fetişizm (kendilerinde doğaüstü güçlerin bulunduğuna inanılan nesnelere tapma), kent­lerde politeizm (birden çok tanrıya tapma), daha gelişmiş toplumlarda monoteizm (tek tanrıya tapma), olguların açıklanma nedenidir. Nitekim monoteizmde bir olan tanrı, hem evreni yaratan hem de olayları yönetendir.
       Metafizik Dönem: Tanrının yerini soyut kavramlar ve gizli güçler almıştır. Örneğin, nesnelerin yere düşmesinin nedeni, soyut biçimde "doğadaki yerlerini alma çabası" ya da gizli güçlere bağlanarak "boşluktan korkma" olarak açıklanmıştır.
       Pozitif (olgusal) dönem: Pozitif (olgusal) dönemde ise olgular arasında değişmez bağlar, yasalar ortaya çıka­rılmıştır. Olgulara deneysel bilimlerin yorumları uygulanmaktadır. Söz gelimi nehir en aşağıya inmek istediği için değil, evrensel çekim yasasının etkisinde olduğu için akmak­tadır. Bu dönemde insanoğlu, olayları önceden kestirebildiği gibi, olaylar üzerinde et­kisini de artırmıştır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !