Bilim Felsefesine Giriş

 

A. BİLİM FELSEFESİNE GİRİŞ

Bilim felsefesi, bilgi kuramına çok yakındır; bir bakıma onun alanına girer. Arala­rındaki önemli fark şuradadır; bilgi kuramı bilgiyi ele alırken, bilim felsefesi bilimsel kesinlik ve bilimsel sistem düzeyine erişen bir bilgiyi inceler. Felsefe ile bilim arasında yakınlık vardır, ancak bilim felsefesi ile bilimsel felsefe aynı şey değildir.

Felsefe, mantıksal yöntemlerle ve sistemli bir biçimde doğru bilgiler üretmeyi amaçlayan ussal bir etkinliktir. Bu açıdan bakıldığında felsefe ile bilim arasında büyük bir yakınlık söz konusu­dur; çünkü her ikisinde de bağımsız düşünme, eleştirici ve sistemli olma, doğruluğu amaçlama söz konusudur. Aralarındaki önemli fark, bilimin açıklamalarda bulunurken deneye; felsefenin ise mantıksal akıl yürütmelere da­yanmasıdır.

Bilim felsefesi ile bilimsel felsefe de aynı şey değildir. Bilim felsefesinin amacı bilimin mantıksal yapısını, ni­teliğini, işleyişini incelemek ve aydınlatmaktır. O, bunu felsefeye özgü düşünme ve çözümleme yönteminden ya­rarlanarak gerçekleştirmeye çalışır. Oysa bilimsel felsefenin amacı felsefeyi spekülasyondan, metafizikten arındır­maktır. Bunun için felsefeye çağdaş bilimin tutum ve yöntemlerini uygular. Böylece felsefeyi, sorunlara bir bütün olarak değil, parça parça yanıtlar arayan bir disiplin haline getirmeye çalışır. Bu uygulamalarla felsefenin, bilim­sel bir sistemin ulaştığı gibi bir kesinlik düzeyine ulaşmasını amaçlar.

Bilim felsefesi, bilimin tarih içinde gelişimi sonucu bilime duyulan ilgiden doğmuştur.

1. Bilimin Tarih İçinde Gelişimi
İnsanoğlu bugünkü fiziksel yeteneklerine günümüzden 40 bin yıl önce, uygar denebilecek çağa ise ancak gü­nümüzden 9 bin yıl önce yerleşik hayata geçtikten sonra ulaşabilmiştir. İnsanlığın yaşam serüveni, zor doğa ko­şullarıyla baş edebilmek, günlük yaşamı kolaylaştırabilmek çabası üzerine kuruludur. Bu çabanın bir aracı olan bilimin kökleri 40 bin yıl öncesinden de geriye, ilkel topluluklara kadar uzanır.

Bilimsel etkinliklerin, ilk uygarlıkların kurulduğu Sarı İrmak, İndus, Nil, Dicle ve Fırat nehirlerinin kıyılarında görülmesi, suyun yaşamı kolaylaştırıcı bir özelliğe sahip olmasına bağlanabilir. Tarihsel veriler ilk bilimsel etkin­liklerin Hindistan ve Çin'de başladığını göstermektedir. M.Ö. 2500'lü yıllarda 10 tabanlı sayı sistemine sahip olan ve "sıfır"! İlk kez kullanan Hintli matematikçiler trigonometrinin ilk temellerini atmışlardı. Hintlilerin astronomi bilgileri yer merkezli bir sisteme dayanıyordu. Aynı dönemde Çinliler 12 hayvanlı bir takvim geliştirmişlerdi.

M.Ö. 2700'lerden itibaren Mısır uygarlığı matematik, geometri ve astronomi bilgilerine tıp bilgilerini de ekle­yerek bilimsel etkinliklerin kapsamını genişletti. Yılı 365 güne, günü 24 saate bölen; mimarlık harikası olarak ni­telendirilen piramitleri İnşa eden eski Mısırlıların astronomiye ilgileri dinsel nedenlere dayanmaktaydı.

Bilimin tarihsel gelişimi içinde M.Ö. 3000'lerden itibaren Mezopotamya bölgesinde birbirini takip ederek ku­rulan Sümer, Akad ve Babil uygarlıkları önemli bir yer tutar. Sümerlilerİn 60 tabanlı bir sayı sistemini kabul ettik­lerini, M.Ö. 2500'lere gelindiğinde de çarpım tablosunu geliştirdiklerini görüyoruz. Bu dönemde Sümerler alan ve hacim hesaplarını, dairenin alanını bulmak için gerekli "pi" sayısını biliyorlardı. Mezopotamya'da Sümerler-den sonra kurulan Babil uygarlığında daire 360 dereceye, bir saat 60 dakikaya bölünmüştü. Günümüzde kullan­dığımız 7 günlük haftayı Mezopotamyalıiara borçluyuz.

M.Ö. 600'lü yıllara kadar bilimsel etkinlikler dinsel düşünceden kopmuş değildi. Bu döneme kadar bilimsel etkinlikler günlük yaşam koşullarını kolaylaştırmak amacıyla yapılıyordu. Bu nedenle hekimler aynı zamanda büyücü, bilim insanları da aynı zamanda dinî kimlikleri olan kişilerdi. Bilimin, günlük yaşam gereksinimlerini kolaylaştırmadan Öte, evreni anlamlandırmaya yönelik bir "merak" etkinliği olarak ele alınması antik çağla baslar.
Eski Yunan dönemine gelindiğinde, dinsel açıkla­maların yerini evreni anlamaya ve açıklamaya yönelik akla dayalı çabaların aldığını görürüz. Bu dönemde bi­limsel etkinlik de dinden kopmaya başlamış, felsefeyle bir arada olmuştur. Tümden gelimli düşünce, deney ve gözleme dayalı açıklamalarda bulunma ilk kez Eski Yunan'da başlamıştır. Felsefenin doğuşuna tanıklık eden bu dönemde bilim insanı ile filozof aynı kişidir. "Evrenin ana maddesi sudur." derken bir filozof olan
Thales, Güneş tutulmasını tahmin ederken ya da geometriye ispat fikrini yerleştirirken bir bilim insa­nıdır.

Bilimin tarihsel gelişimi içinde Platon'un ve Aristoteles'in matematik ve doğa felsefesi çalışmalarına değinmek yerinde olur. Platon, kurduğu Akademiye girilebilmesi için geometri bilinmesini şart koşmuştu, Platon'un geometriyi bu derece önemsemesi nedensiz değildir. Ona göre geometri önsel (apriori) bilgi üzerine kurulur ve yalnızca akı! yürütmeye dayanır. Doğru, üç­gen, daire, küre vb. ideal şekillerdir. Bunlar duyularla değil akılla kavranılan, özellikleri değişmeyen gerçek­lerdir. O, kendi felsefî sisteminin yetkin olması amacıy­la kalıcı olanı, yani geometriyi temele almıştır.

 

Aristoteles klasik mantığın kurucusudur, biyoloji ile de ilgilenmiştir. Onun fizik ve evren hakkındaki görüş­leri 17 ve 18. yüzyıllarda Galilei ve Newton'a kadar et­kili olacaktır. M.Ö. 3. yüzyılda Euideides; tanımlar, önermeler, teoremler, ispatlardan oluşan sistemli bilginin, akıl yürüt­me kurallarının yer aldığı "Elementler" adlı kitabını ya­zar. Böylelikle o, geometriyi felsefeden ayırarak bağım­sız bir bilim yapar.

Arkhimedes (M.Ö. 287-212) geometri, statik ve hidrostatik alanlarında önemli katkılarda bulunur. Birleşik ma­karalar, sonsuz vida, hidrolik vida ve yakan aynaları icat eder. Bir kürenin yüz ölçümü ve hacmi (sırasıyla 4jir2, 4/3jır3) artık hesaplanabilmektedir. Geliştirdiği denge prensiplerine ilişkin "Bana bir dayanak noktası verin, Dünya yi yerinden oynatayım." sözü günümüze kadar gelir. Arkhimedes bu katkılarıyla mekanik biliminin ku­rucusu olur.

Avrupa Orta Çağda bir durgunluk dönemi geçirdiğinden 5. ve 10. yüzyıllar arasında felsefe ve bilim alanında Önemli bir gelişme olmamıştır. Söz konusu yıllarda ise İslâm dünyasında verimli bir dönem yaşanmış, felsefenin yanında bilim ve teknikte de önemli gelişmeler sağlanmıştır.

İslâm felsefesinin doğup gelişmesinde Yunan, İran, Süryanî ve Hint eserlerinin Arapçaya çevrilmelerinin Önem­li rolü olmuştur. Çeviri hareketi Abbasî halifelerinden Mansur (öl. 775) zamanında başlamış, Harun Reşit (763-809)'in Bağdat'ta kurduğu Beytül Hikme adlı çeviri merkeziyle örgütlü ve sistemli bir çalışmaya dönüşmüştür. İslâm'da çeviri girişimi, felsefe ve bilim alanında ilk ürünlerini 9. yüzyılda vermeye başlamış; 10, 11, 12 ve 13. yüzyıllarda en parlak dönemini yaşamıştır. Bu süre içerisinde İslâm devletlerinde çeşitli bilgi dallarında çok sayıda bilgin yetişmiştir. Örneğin, Harezmî (780-850) aritmetik ve cebir; İbni Sîna (980-1037) tıp; Birûnî (973-1051) astronomi ve coğrafyadaki buluşlarıyla batı düşünürlerini önceleyen bilim adamlarıdır.

Harezmî'nin yazdığı aritmetik ve cebir kitapları çığır açacak derecede önemli eserlerdir. Onun aritmetik ko­nusundaki çalışmaları sayı sistemiyle ilgilidir. Bir dönem bulunduğu Hindistan'da harfler ya da heceler yeri­ne sembollerin kullanıldığını saptamış, onları İslâm dünyasına kazandırmıştır. Böylece sembollerden oluşan10 tabanlı sayı sisteminin kurulması sağlanmıştır. Harezmî "Hesabül Cebr ve'I Mukabele" adlı eserinde de loga­ritmanın kullanılışına öncülük etmiştir.

Birûnî düşünce evreninde az görülen bilginlerden biridir. Dünya'nın, Güneş'in çevresinde dönme olasılığının var olabileceğini belirtmiştir. Jeolojik dönemlerin birbirini izlediği görüşünü ortaya atmıştır. Zamanın geçmesiyle denizler kara, karalar deniz oluyor varsayımından yola çıkarak dünyanın jeolojik tarihine ilişkin kuramına varmış­tır. Son derece basit bir formülle yerkürenin çevresini ölçmüştür.

Batıda "Avicenna" diye tanınan İbni Sîna insanlığın yetiştirdiği büyük bilgin ve filozoflardan biridir. "Kitabül-kanun fil Tıbb (Hekimlik Yasası)" adlı kitabı İslâm kültürünün en büyük eserleri arasında yer alır. Latince çevirisi 17. yüzyıla kadar birçok batı üniversitesinin tıp bölümlerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. İbni Sîna, zamanı­nın tüm bilgi kollarını - mantık, fizik, geometri, astronomi, matematik, müzik, metafizik - kapsayan "Şifa" adlı ese­riyle de İslâm ve batı dünyasında etkili olmuştur.

Rönesans Sonrası Bilim

TVonesans iyemden doğuş) antik çağ kültür ve tutumunun yeniden yaşama girmesi anlamına gelir. Ancak Or­ta Çağa, özellikle kiliseye, onun doğa ve insan anlayışına, kurumlarına bir tepkiyi de dile getirir. Önce İtalya, son­ra Fransa ve Almanya'da ortaya çıkar; daha sonra Avrupa'nın öteki ülkelerine yayılır. Orta Çağda duraklayan bi­limlerin felsefeden ayrılma hareketi Rönesans ile hızlanır. Rönesans felsefe açısından 15 ve 16. yüzyılları kapsar.

Rönesans düşünürleri, İslâm filozof ve bilginlerinin çeviri ve eserlerinden tanıdıkları Yunan filozoflarının tu­tum ve görüşlerini Örnek aldılar. Özgür düşünmeye, araştırmaya önem vererek doğayı ve insanı incelemeye yö­neldiler. Dinin ve dîn adamlarının etkisinden kurtulmak ve aklı özgürlüğüne kavuşturmak İçin çaba harcadılar, Bu uyanış ve çabanın İlk ürünleri astronomide görüldü. Polonyalı Kopernik (1473-1543), Batlamyus (M.Ö. 2.yüz-yı!)'un Dünya merkezli evren anlayışının yerine Güneş merkezli evren sistemini koydu. Artık evrenin ortasında hareketsiz duran Dünya değil, Güneş vardı ve Dünya hem Güneş'in çevresinde hem de kendi ekseni üzerinde hareket eden bir gezegendi. Kopernik'e 17. yüzyılda Kepler (1571-1630), Galilei (1564-1642) ve Newton (1642-1727) doğa yasalarını açıklayarak katıldılar. Böylece bu dört bilgin, Yeni Çağ biliminin yaratıcıları arasında İlk sı­rayı aldılar.

Rönesansla oluşan yeni koşullar ve bilimdeki önemli gelişmeler giderek yöntem sorununu ön plana çıkardı.

Francis Baran (Frensis Beykın, 1561-1626) Orta Çağda tasıma, boş inançlara ve otoritelere (kilise ve Aristoteles gibi) bağlı kalındığı için genel geçer bilgilere ulaşılamadığını, doğa üzerinde egemenlik sağlayacak bilgilerin tü­me varımla elde edilebileceğini İleri sürdü. Bacon'in yöntem çalışmasına daha sonra matematikçi ve rasyonalist Descartes'ın çalışmaları eklendi. Fransız filozof "Yöntem Üstüne Konuşma" adlı eserinde genel geçer bilgiye eriş­memizi sağlayacak olan, dolayısıyla da her türlü bilimsel ve felsefî araştırmanın uyması gereken düşünce kuralla­rını açıkladı.

Bacon, Descartes ve oniarı izleyenlerin yöntem çalışmaları hem bilgi felsefesinin oluşmasını hazırlamış hem de bilimlerin fel­sefeden ayrılma sürecini hızlandırmıştır. Nitekim Claude Bemard (1813-1878) ile fizyoloji, Auguste Comte (1798-1857) ile sosyoloji, Wilhelm Wundt (1832-1920) ile de psikoloji bağımsız birer bilim hâline gelmişlerdir.

20. yüzyılda klasik fiziğe duyulan güveni tümüyle sarsan iki önemli kuram ortaya kondu. Bunlardan biri Alman fizikçi Albert Einstein (1879-1955) tarafından Newton fiziğinin yasaları yerine ileri sürüien görelilik (rölativite) kuramıdır. Bu kuram uzay, zaman, kütle gibi kavramların mutlak değil, göreli oldukları görüşüne da­yanır. İkincisi Max Pianck (1858-1947)'m Einsteİn'ın kuramını des­tekleyen kuantum kuramıdır. Bu kurama göre maddenin sağladığı ısı ve ışık sanıldığı gibi sürekli bir akış değil, tam tersine "quanta" adı verilen süreksiz ve kesik paketlerden oluşmaktadır. Kuantum kuramında kesinliklerin değil olasılıkların söz konusu olduğu Werner Heisenberg (1901-1977)'in belirsizlik prensibi ile açıklık kazandı. Belirsizlik prensibine göre elektron gibi küçük parçacık­ların aynı anda hem yerini hem de hızını belirlemek olanaklı de­ğildir. Önemli olan da tek bir elektronun davranışı değil, elektron­ların yığın içindeki davranışlarıdır. Bu davranışlar istatistik yöntem­lerle doğruya yakın bir olasılıkla incelenebilir. Belirsizlik ilkesi "in­determinizm" olarak adlandırılan İstatistiksel bir nedensellik görü­şüne temel oluşturdu. Bu görüşe göre tek bir olayın nedeni değil, yalnızca belli bir orandaki olayların nedeni is­tatistiksel olarak araştırılabilir. Bu İki kuram ve belirsizlik ilkesi kendi alanlarında Nevvton mekaniğinin yerini al­dılar. Görelilik ve kuantum kuramları ile belirsizlik prensibi karşısında kesin, zorunlu, önsel (apriori) bir bilgiyi sa­vunmak olanaksızlaşınca bilim insanları ve filozoflar yeni görüşler geliştirdiler.

2. Bilimin Felsefenin Konusu Oluşu

16 ve 17. yüzyıllarda batı ve orta Avrupa'da gözlem, deney ve matematiksel gösterime dayalı yeni bilgi üretme yollarının, başka bir deyişle bilimsel yöntemin bulunması felsefenin de yenileşmesinde etkili oldu. Bu dönemde İngiliz filozof Francis Bacon tüme varım yaklaşımıyla gözlem, deney ve matematiksel anlatımı buluş­tururken, Fransız filozof Rene Descartes Kartezyen yöntem olarak anılan mantığın, arı düşünmenin temellerini attı.

Bacon, 1620'de yayımlanan "Yeni Organon (Alet)" adlı kitabında "İnsan bilgisiyle insan gücü örtüşür (Bil­gi güçtür.). Çünkü, neden belli değilse sonuç elde edilmez. Doğaya egemen olmak için ona itaat etmek ge­rekir ve gözlemde neden olarak görülen, eylemde kural olur." diyerek bilim üstüne düşünen, bilim felsefesi yapan ilk filozof olmuştur.

Rene Descartes 1637'de yayımlanan "Yöntem Üzerine Konuşma" adlı eserinde bilimsel araştırmalarda uyui-ması gereken düşünce kurallarını açıklayarak insanları mantıklı düşünmeye çağırır. Felsefeyi bilimselleştirme çabalarını ilk kez Descartes'ta görürüz. Descartes'a göre eğer felsefe bilimsel bir sistem olursa daha doğru, ke­sin ve geçerli önermeler bütünlüğü olur. O, analitik geometrinin temellerini atarken, felsefeye de matematiği uy­gulamak istemiştir. Felsefeye matematiği uygulamak isteyen başka bir filozof da analitik geometrinin yöntemini kullanarak "Etik" adlı eseri yazan Spinoza (1632-1677)'dır. Bacon, Descartes, Spinoza'nın yaşadığı dönemde fel­sefenin işlevi sistem kurmak olarak anlaşılıyordu. 19 ve 20. yüzyıllara gelindiğinde filozoflar felsefe sistemleri yaratmaktan çok, yeni yaklaşımlar benimseyerek sınırlı felsefe konularını İncelemeyi yeğlediler.

16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadarki dönemde bilimin olağanüstü başarıları, ona olan ilgiyi büyük ölçüde artır­dı. Bu ilgi, düşünen kişileri felsefe-bilim ilişkileri konusunda yeni arayışlara, neyin bilim olduğunu neyin olmadı­ğını ayırmaya, dolayısıyla birtakım ölçütler aramaya ve bilimi sorgulamaya yöneltti.
Bilimi felsefenin konusu içine alan bu arayışlar pozitivizm (olguculuk) ile başlar: Auguste Comte'a göre felse­fe deneysel bilimleri kendisine model almalı, bulgularını sistem leşti rerek ahlâk, siyaset, din vb. alanlarda kullan­malıdır. Bu anlayış, felsefe için mümkün olan tek etkinliğin bilimin önermelerini çözümlemek olduğunu ileri sü­ren neopozitivizm (yeni olguculuk) ile derinlik kazanır. Bu felsefî akımın Rudolph Carnap, Ernst Mach, Hans Reichenbach gibi önde gelen temsilcilerine göre felsefe yalnızca bilimlerin sağlamış olduğu bilgiler üzerinde dü­şünme etkinliğidir. Başka bir deyişle felsefenin konusu doğru olup olmadıkları asia bilinemeyecek olan metafizik önermeler değil, doğru ya da yanlış oldukları gösterilebilir olan bilimsel önermeler olabilir. Felsefe, düşünsel bir etkinlik olmaktan çok, bilimlerin kullandığı dili çözümleme, yöntemlerini belirleme, neyin bilim olduğu neyin olmadığı konusunda ölçütler (anlamlılık, doğrulanabildik) getirme çabasıdır.

Büyük ölçüde değer yargılarından oluşan ahlâk, din ve sanatı felsefe dışında bırakan bu anlayış birçok filozo­fun tepkisine yol açtı. Bu filozoflar eleştirilerini şu türden sorularla dile getirdiler: "Felsefe yapmanın bilim üs­tüne düşünmek etkinliğine dönüşmesi felsefeyi bilimle sürmek değil midir? Böyle bir durumda ortada fel­sefe diye bir şey kalır mı?"

Bilimsel bilgi niteliği gereği dinin, ahlâkın, sanatın değerlerini kendisine konu olarak alamaz. Bununla bir-İİkte bilimsel bilginin yapısını ve özelliklerini, bilimin kapsamını ve yöntemini, bilimsel kuram ile gerçeklik ara­sındaki ilişkiyi araştıran bilim felsefesi, felsefeye önemli bir katkıdır.

Felsefe yapmayı yalnızca bilim üstüne düşünme etkinliği ya âa felsefeyi bilimselleştirme çabası olarak ele almak, kuşkusuz felsefenin alanını önemli Ölçüde daraltır. Çünkü böyle bir anlayış felsefenin ana konuların­dan olan varlık, değer vb. alanlara ilişkin sorunları felsefenin incelemekten vazgeçmesi anlamına gelir. O zaman felsefenin kaybettikleri belki de kazandıklarından fazla olur. Felsefe; evreni, varlığı açıklamaya çalışırken bilimin bulgularından yararlanmak, bilime aykırı düşmemek, onunla verimli etkileşim içinde olmak zorundadır; fakat bi­limle özdeş olmak zorunda değildir.

B. BİLİME FARKLI YAKLAŞIMLAR

Düşünce tarihinde bilimi anlamaya yönelik çeşitli yaklaşımlar vardır. Burada bunların önde gelen ikisi üzerin­de durulacaktır. Bu yaklaşımlardan biri, bilimi
ürün olarak; diğeri etkinlik olarak ele almaktadır.

1. Ürün Olarak Bilim

Bu yaklaşım, bilimi anlamak için, biüm diye ortaya konmuş eserleri (ürünleri] ele alır ve onları tarihsel geli­şimleri içinde anlamaya çalışır. Bunun yolunu da bilim eserlerini mantık açısından çözümlemekte görür. Böyle bir çözümlemenin, üzerinde gerçekleştirileceği biricik malzeme bilime özgü anlatım biçimleri olduğundan, yapıla­cak İş bilimlerin dillerini incelemek ve yöntemlerini belirtmektir. Bilimle ilgili eserler, günlük dille yazılmış me­tinlerle oluştuklarından çözümleme işlemini kolaylaştıracak bir tekniğe gereksinim vardır. Bu da söz konusu me­tinleri "sembolik mantık" diline çevirmekle sağlanır.

Bilimsel önermeleri mantık aracılığıyla çözümlemek İsteyen yaklaşıma mantıkçı pozitivizm ya da neopozitivizm denir. Bu yaklaşımın önde gelen temsilcileri, İstanbul Üniversitesinde bir süre felsefe profesörü olarak çalışmış olan Hans Reichenbach (Rayhınbah, 1891-1953) ile Rudolf Carnap (Karnap, 1891-197O)'tır.

Reichenbach ve Carnap, bilimi, bilimsel çalışmalar sonucu ortaya konan önermelerin oluşturduğu bir ürün olarak gördüklerinden bilimselliğe ölçütler getirmeye, bilimi ve felsefeyi metafiziğin tortularından ayıklamaya ça­lışmışlardır. Bu ölçütlerden ikisinin anlamlılık ve doğrulanabilirlik olduğunu belirtmişlerdir.

Onlara göre, bir önermenin aniamlı olabilmesi için doğrudan olgusal bir dille İfade edilmiş olması gerekir. Başka bir deyişle bir önermenin anlamlılık kriteri doğrulama yollarının olup olmadığıdır. Örneğin; "Bu gömlek mavidir." cümlesinde "gömlek" özne, "mavidir" yüklemdir. Burada mavi, gömlek tarafından İçerilmemekte, tersine gömlekle ilgili fazladan bir bilgi vermektedir. Bu bilgi gözlemsel olarak doğrulanabilir; çünkü gömleğin mavi olup olmadığı gözlemlenebilir. O hâlde bu cümle anlamlı bir cümledir. Eğer bir cümle (önerme) dile getir­diği olguya uygunsa doğru, uygun değilse yanlıştır.

Doğrulanabilirlik ilkesine gelince, bu ilkeye göre bir cümlenin (önermenin) doğru olup olmadığı o cümlenin İçeriğinin olgularla desteklenmesine bağlıdır. Bunun sonucu ise duyumlarla saptanabilir. Eğer bir cümle (önerme) duyumlarla desteklenirse doğrulanabilir; duyumlarla saptanabilecek olgular dışında bir İçerik taşıyorsa bunun doğru olup olmadığı belirlenemez. Buradan şu sonuç çıkarılır: Duyumlarla ilgili olmayan tüm önermeler metafi­ziktir, başka bir deyişle anlamsızdır. Söz gelimi Aristoteles'in "Evrenin amacı tekrar tanrıya ulaşmaktır." önermesi duyusal gözlemlerle doğrulanması mümkün olmadığından metafizik, eş deyişle anlamsızdır.

Reichenbach ve Carnap daha sonraki bilim felsefecileri tarafından eleştirilmiştir. Bunun başta gelen nedenle­rinden biri, bilimi dar bir çerçeve içine hapsetmeleri, günümüz biliminin bir bölümünü anlamsız diye bilim dışın­da bırakmalarıdır.

Alman Cari Custav Hempel (1905-1997) de bilimi ürün olarak ele alan filozoflardandır. O da Reichenbach ve Carnap gibi kuramsal bilimin niteliğini ortaya koymayı amaçlar. Ona göre de bilimsel yöntem tümevarım ile tüm­den gelimin uygun bir birleşiminden oluşur. Ancak, Hempel'e göre bilimsel yöntemde tümden gelim, tüme varı­ma göre daha ağırlıklı bir rol oynar.

Hempel, bilimde buluş yapmanın kesin bir yöntemi olmadığı kanısındadır. Bu nedenle Hempel'e göre bilim­de Önemli olan, bir buluşun nasıl gerçekleştirildiği değildir. Önemli olan, buluşun bilimselliğinin nasıl ve hangi yollarla kanıtlanacağıdır.

2. Etkinlik Olarak Bilim

      Bu yaklaşım, bilimi bilim adamları topluluğunun bir etkinliği olarak görür. Bundan ötürü bilimin ne olduğunu anlamak için bilim adamları topluluğunun iç yapısını, inançlarım, içinde yaşadıkları toplumdaki araştırma grup­larına bakış tarzlarını, bilim ve toplum arasındaki-karşılıklı ilişkileri vb. incelemek gerektiğini ileri sürer. Bilimin tarihsel ve toplumsal bir boyutu olduğunu benimseyen bu yaklaşımın en tanınmış temsilcileri bilim tarihçisi ve fi­lozof Thomas
Kuhn (Tomas Kun, 1927-1996) ile filozof Siephen Toulmin (Stefan Tulmin, doğ. 1922)'dir.

Thomas Kuhn, bilimi anlamaya yönelik çalışmasında çıkış noktası olarak paradigma adını verdiği bir kavramı kullanır. Ne var ki o, bu kavramın kesin bir tanımını vermemiştir; ama bazı bilim felsefecilerine göre paradigma kavramına yüklenen içeriklerin kesiştiği ortak bir nokta vardır. Paradigma, belli bir bilimsel yaklaşımın doğayı ya da toplumu sorgulamak ve onlarda bir İlişkiler bütünü bulmak için kullandığı açık ya da üstü kapalı tüm inanç­lar, kurallar, değerler, kavramsal ve deneysel araçlardır.

Kuhn'a göre toplumda bilim insanları topluluğunca benimsenen paradigmada temel sorular ve onlara verile­cek yanıtların çerçevesi çizilmiştir: "Bilim insanlarına düşen görev, kuralları konmuş bulmacaları tekrar tekrar, ama belki daha Önce kullanılmamış tekniklerle yeniden çözmek, böylece hem bilimsel etkin­likte bulunmak hem de paradigmayı yeniden üretmektir... Paradigma onlar için dünyaya bakılan bir standartlar ya da ölçüler yumağıdır; gerçekliğin belirli kurallara uygun olarak algılanmasını, kavran­masını ve kavramlaştın I masını sağlayan bir şablondur. Bu şablonun bizzat kendisinin doğru veya yan­lışlığından söz etmek anlamlı değildir. Anlamlı olan şablonun uygulandığı gerçeklikle uyum sağlayıp sağlamadığıdır."

Kuhn bilimin gelişiminin dört aşamasından söz eder: 1) Bilim öncesi dönem, 2) Olağan bilim dönemi, 3) Bu­nalımlar, 4) Devrim. Bilim öncesi dönemde kuramsal etkinlikler dağınık, düzensiz ve ilkesizdir. Olağan bilim döneminde ortaya çıkan paradigma sayesinde dağınık etkinlikler kendi içinde tutarlı bir duruma getirilir. Paradig­ma yalnızca çalışma tekniklerini, bilgi dalının ana varsayımlarını değil, bunlarla birlikte, bilim adamları toplulu­ğunun söz konusu varsayım ve yöntemlerin doğruluğuyla ilgili ortak inançlarını da içerir. Eğer olağan (normal) bi­lim döneminde ortaya çıkan karşıt örnekler ya da kural dışılıklar paradigmayı sarsacak kadar çok olursa paradig­ma bağlayıcı niteliğini yitirmeye başlar. O zaman bunalım dönemine girilir. Bu dönem de ancak yeni basanlarla desteklenen bir paradigmayla aşılır. Bir paradigmadan diğerine geçiş, toplumsal devrime benzer. Toplumsal dev­rimler toplumlara nasıl damgalarını vururlarsa bilimsel devrimler de tüm bilimleri kendi rengine boyayarak yeni­den kurar. Sonuç olarak Kuhn'a göre; "Bilim birikimsel bir süreç izlemez; dolayısıyla bilimsel gelişme ya da ilerlemeden değil, ancak bilimsel değişmeden söz edilebilir. İlerleme ve gelişme normal bilim süre­cinde yani bir paradigma içinde söz konusu olabilir; fakat bir paradigmanın diğerinden daha iyi açık­ladığını gösterecek kriterler olmadığı için, bir paradigmadan diğerine geçiş devrimci bir nitelik taşır."

Kuhn gibi Toulmin de bilimin tarihsel ve toplumsal bir boyutu olduğunu benimsemiş ve bilimi bir etkinlik ola­rak kabul etmiştir. Bu anlayış içerisinde Touimin, bilimsel kuramların başarılı ya da başarısız olmalarını Darwin'in evrimcilik (evolüsyonizm) görüşüne benzer bir biçimde açıklamıştır. Ona göre yaşam savaşımında nasıl güçlü tür­ler varlıklarını sürdürebiliyor, güçsüzler yok oluyorlarsa bilimlerde de yeni koşulların oluşturduğu sorunları çöz­me gücü olan kuramlar varlıklarını sürdürürler. Bu güçten yoksun kuramlar ise zamanla terk edilirler.

C. BİLİM FELSEFESİNDE KLASİK GÖRÜŞ VE ELEŞTİRİSİ

Bilim felsefesinin ana araştırma konusu bilimin niteliğinin ve onu diğer bilgilerden ayıran özelliğinin ne ol­duğudur. Ne var ki bugüne kadar ne "Bilim nedir?" ne de "Bilimin özellikleri nelerdir?" sorularına herkesin üze­rinde birleştiği yanıtlar verilebilmiştir. Bunun önde gelen nedenleri bilimin donmuş, statik bir konusunun olmayı­şı, sürekli ve artan bir hızla gelişen, değişen bir etkinlik olmasıdır. Böyle olmakla birlikte zaman içerisinde klasik bir bilim imajı oluşmuştur. Klasik görüşü en iyi temsil eden felsefe akımı pozitivizmdir. Benzer bir temsil işlevi ba­zı farklarla mantıkçı pozitivizm tarafından da sürdürülmüştür. Mantıkçı ya da bilimsel pozitivistlere göre, felsefe evren hakkında bilgi vermekten vazgeçmelidir; bilimsel bilgiyi sorgulayan, çözümleyen bir disiplin olmalıdır. Baş­ka bir deyişle felsefenin temel görevi bilim üstüne mantık diliyle düşünmek olmalıdır.

1. BİLİME KLASİK GÖRÜŞ AÇISINDAN BAKIŞ

a. Klasîk Görüş Açısından Bilim

Bilim felsefesinde yaklaşık 1940'lı yıllara kadar geçerli olan bilim imajına klasik görüş denmektedir. Klasik gö­rüşün dayandığı başlıca temeller kısaca şöyle belirtilebilir:

• Bilim, insan bilincinden bağımsız gerçeklikler hakkında araştırma yapma etkinliğidir. Yöntemi tüme varımdır.

• Bütün bilimler birbiriyle bağıntılıdır. Birbirlerinden ne denli farklı görünürlerse görünsünler temelde birleşir­ler. Örneğin; sosyoloji psikolojiye, psikoloji biyolojiye, biyoloji fiziğe indirgenebilir.

• Bilim birikimsel bir süreç izler. Bu süreçte yanlış bakış açısı ya da kuram terk edilir. Doğru bilgi hem geçmiş­ten yararlanmayı hem de şimdiki bilgiye bağlanarak bilimin gelişmesini sağlar.

• Bilimin yardımıyla daha önce bilinenler kesinleştirilir, bilinmeyenler bilinir duruma getirilir. Bugün bazı şeyler bilinmiyorsa bunun nedeni bilimde yeterince ilerleme sağlayamamış olmamızdır. Daha açık bir deyişle kla­sik bilim anlayışı bilimin gelecekte tüm bilinmeyenleri açıklayabileceğine inanır.

b. KLASİK GÖRÜŞTE BİLİMİ NİTELEYEN ÖZELLİKLER

1. Bilimsel Bilginin Özellikleri


Klasik görüşte bilimi niteleyen başlıca özellikler şöyle belirtilebilir:

Bilim olgusaldır: Olgusal olmak demek bilimin gözlenebilir olgulara dayanması demektir. Örneğin, zeytinya­ğının yanıcı olup olmadığı, "zeytinyağı" ile "yanıcı" sözcüklerinin anlamlarına bakılarak saptanamaz. Bunu anla­mak için gözlem ya da deneye başvurmak gerekir. Başka bir deyişle bilimsel bilgi tüme varım yöntemiyle elde edilen bilgidir. Bu özellik bilimsel bilgiyi matematik, mantık, felsefe gibi düşünsel bilgilerden ayırır.

Bilim mantıksaldır: Bilimsel bilgi mantıksal bir çıkarımın ürünüdür. Gerek üretilirken gerekse doğrulanırken mantık ilkelerine dayanır. Bu bakımdan çelişkilerden uzak, kendi içinde tutarlılık özelliğine sahiptir.

Bilim genelleyicidir: Bilim tek tek olgu ya da olaylarla değil, bunların arasındaki neden-sonuç ilişkileriyle ilgilenir. Gözlem ve deney yoluyla doğal ya da toplumsal gerçekliğin bir alanına ilişkin genelleştirilmiş bilgilere, yani kuramlara ulaşmaya çalışır.

Bilim nesneldir: Bilimsel bilgi insanın düşünce ve inançlarından, kişisel görüşlerinden bağımsızdır. Bilimin da­yandığı bu tür bilgi insandan insana, toplumdan topluma değişmez. Bilimsel bilgi herkes tarafından sınanabilir, özneler arası iletişime açıktır, güvenilirdir. Başka bir deyişle bilimsel bilgi öznel değil, nesneldir; ancak bilimdeki nesnelliği mutlak değil, sınırlı olarak yorumlamak gerekir.

Bilim eleştiricidir: Eleştiriye yer vermeden bilimin varlığını koruması ve sürdürmesi olanaksızdır. Bilimde bir bilgi ya da kuram (teori) olgular tarafından desteklendikçe "doğru" kabul edilir. Bir bilgi ya da kuram, kural dışılıklara ve karşıt örneklere dayanılarak eleştirilip yanlışlanınca ya da yetersizliği ortaya konunca, yerini başka bir bilgi ya da kurama bırakmak zorunda kalır.

2. BİLİMSEL YÖNTEMİN ÖZELLİKLERİ

Yöntem
belli bir amaca varmak için gereken bilinçli ve düzenli etkinlikleri gerçekleştirmekte izlenen yoldur. Eğer amaç doğal ve toplumsal gerçekliği tanımak ve anlamak ise bunun yolu bilimsel yöntemle araştırma yapmaktır. Bilimsel yöntem; doğal ve toplumsal gerçekliği tanıma ve açıklama amacına yönelik sistemli, güveni­lir bilgi edinmek için izlenen yoldur. Bilimsel yöntemin temel işlevi doğanın ve toplumun değişen yapısı içinde değişmeyen ilişkileri, yani genel ilke ve yasaları bulmaktır. Bilimsel yöntemde gözlem, denence (hipotez), deney­leme, kuram ve yasa olmak üzere beş evre bulunur.

Gözlem, bilgi edinmek amacıyla planlı ve sistemli biçimde olay, nesne ya da ilişkilerin duyu organları aracı­lığıyla incelenmesidir. Gözlemde öznel algılama ve yorumlama ayrılıklarını ortadan kaldırarak işleme nesnellik kazandırdığı için "araçlar da kullanılır. Bilimsel araştırmalarda, gözlem yoluyla, araştırma konusu olgular ve bu olgular arası ilişkiler saptanır, sınıflanır ve kaydedilir.

Denence (hipotez), araştırmacının gözlediği olay ya da olgular arasında gerçekleşmesi olanaklı görülen, an­cak henüz kanıtlanmamış olan ilişkilerle ilgili önermedir. Önermeler eldeki olguları ve olgular arası ilişkileri bel­li bir mantıksal kurguyla bir araya getirmeye yararlar. Denence, gözlenen olay ya da olgular hakkında geçici bir açıklama taslağıdır, sınırlı bir genellemedir. Denence kurulunca, başka bir deyişle önerme oluşturulunca sıra onu sınamaya gelir. Denencenin sınanması demek, araştırılan olay ya da olgular arasında öngörülen ilişkilerin var olup olmadığının araştırılması demektir. Denenceyi sınamanın yolu deneylemedir.

Deneyleme, araştırmacı tarafından oluşturulan yapay bir ortamda ya da doğal olarak gerçekleşen ortamlarda olay ve nesneler arasındaki ilişkilerin ortaya çıkarılmasını sağlayan araştırma yöntemidir. Bu yöntemle araştırma­cı tasarladığı denenceyi sınama olanağı elde eder. Eldeki veriler, ilişkileri doğrularsa denence benimsenir; doğrulamazsa denence terk edilir. Bu durumda yeni bir denence araştırılır.

Kuram, doğal ya da toplumsal gerçekliğin bir alanına ilişkin genelleştirilmiş bilgilerden oluşur. Bilgi edinme sürecinde ortaya konmuş, geçerlik ve güvenirliği bilimsel yöntemle saptanmış, iç tutarlılığı olan açıklamalar bütünüdür. Kısmen doğrulanmış, ancak tümüyle kesinleşmemiş denenceler dizgesidir. Kuram, denenceden daha köklü açıklamalar getirir. Başka bir deyişle kuram, denenceden daha köklü açıklamalar getirir. Başka bir deyişle kuram, denen­ceden daha kapsamlı bir genellemedir. Her bilim çeşitli kuramlara dayanır. Denence gibi kuram da nesnel nite­likteki veriler karşısında sınanabilir. Böyle bir sınama du­rumunda kuram doğrulanabilir de yanlışlanabilir de. Kuramlar yanlışlanmadığı sürece doğru kabul edilirler.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !