Bilim Felsefesine Giriş 2

        Bilimsel yasa, bilim insanlarının nesnel gerçeklikten çıkarttıkları kesin olarak "doğru" ve "genel" kuramdır. Bir bilim dalının alanına giren olgular arasında sürekli yinelenen ilişkilerin neden-sonuç biçiminde, o bilim dalında çalışan bilim insanları tarafından dile getirilmesidir.
Bilimsel yasanın doğa kanunu terimiyle karıştırılma­ması gerekir. Doğa kanunları insandan bağımsız nesnel gerçekliğe ait temel düzenleri ifade ederler.

      Denencelerden kuramlara, kuramlardan da bilimsel yasalara ulaşılır. Doğa bilimlerinde yasalar, neden deni­len önceki bir olayla, sonuç denilen sonraki bir olay ara­sında bulunan değişmez ve zorunlu ilişkiyi bildiren önermelerdir. Bilimsel yasanın bu özelliği, bize, henüz gerçekleşmemiş olgular hakkında ön deyide (tahmin, kestirme) bulunma olanağı sağlar. Ancak doğa bilimlerinde­ki kimi yasalar (Boyle, Charles ve Avogadro) yasalarının birleştirilmesiyle ulaşılan "ideal gaz yasası (P.V-n.R.T)"nda olduğu gibi- nedensellik ilişkisi içermez, yalnızca bir ilişki bağı kurarlar. İnsan bilimlerinde, bu anlamda, yani değişmez ve zorunlu ilişki bildiren önermelerden oluşan bir yasadan söz edilemez. Söz gelimi sos­yolojide, doğa bilimlerindeki gibi, yasaların değişmezliğini ve kesinliğini bulmak olanaksızdır.
       Bilimsel araştırmalarda bilgiye ulaşmamızı sağlayan akıl yürütme (uslamlama) ya da çıkarsama yolları tümden gelim ve tüme varımdır.

      Tümden gelim, gerek akıl gerekse gözlem ve deney yoluyla elde edilmiş olan genel bir ilkeyi ayrı ayrı olayla­ra uygulamaktır. Başka bir deyişle tümden gelim, doğru olarak kabul edilmiş genel bilgilerden özel bilgiler elde etme, tümel olandan tikel olana ulaşma yoludur.

       Tümden gelimin en yalın örneği
Aristoteles'in tasımında (kıyas) görülür:

Tüm insanlar ölümlüdür. (Öncül)
Sokrates bir insandır (Öncül)
O halde Sokrates de ölümlüdür. (Sonuç)

       Bu tür tümden gelim bilimsel araştırmalara katkı sağlamaz, yalnızca öncüllerde örtülü olarak var olan sonucu açığa çıkarır. Tümdengelim; doğada bulunmayan, dolayısıyla duyularla algılanamayan, yalnızca düşüncede var olan nesneleri kendisine konu edinen matematik, mantık gibi formel bilimlerin akıl yürütme yoludur. Ancak do­ğa bilimleri ve insan bilimlerinde de tümdengelimden yararlanılır.
       
Tüme varım; tek tek gözlemlerden, deneylerden genel ilkelere, tikel ya da özel olandan tümel ya da genel ola­na ulaşmak için izlenen akıl yürütme yoludur. Olay ya da olguların gözleminden denencelere, denenceleri de­neylemeyle doğrulayarak kuram ve yasalara ulaşan bilimlerde ağırlıklı olarak bu akıl yürütme ilkesi kullanılır.

3. BİLİMSEL AÇIKLAMA - ÖNDEYİNİN ÖZELLİKLERİ

       Bilimin amacı, en geniş anlamıyla doğal ve toplumsal gerçekliği anlamaktır. Bilim bu amaca erişmek için olguları betimleme ve açıklama yollarına başvurur. Betimlemede olgunun oluşu sap­tanırken, açıklamada olgunun oluş nedeni ortaya konur. Örneğin, bir kış günü yağmurun kara dönüşümünü izlemek, gözlem sonuçlarını saptamak ve yazıya dökmek bir betimlemedir. "Yağmurun kara dönüşmesinin nedenle­ri nelerdir?" sorusu sorulduğunda ve nedenler araştırıldığında ise açıklama girişimi başlamış olur.

Açıklama, bilimsel niteliğini birtakım genellemelere başvurarak kazanır. Bunlar evrensel nitelikte genelleme­lerdir. Örneğin, "Boşlukta tüm cisimler aynı hızla düşer" önermesi bu türden bir önermedir.

Doğayı bilimsel yönden anlamada öndeyinin de rolü büyüktür. Öndeyi, olgular arasındaki ilişkilerden yarar­lanarak henüz olmamış bir olguyu önceden kestirmedir. (tahmin) Astronomide öndeyiyi ilk gerçekleştiren, felse­fenin kurucusu sayılan Thales olmuştur. 28 Mayıs 585 tarihindeki Güneş tutulmasını Thales önceden haber vere­bilmiştir.

Öndeyi sayesinde bilim, yalnızca merakımızı gideren bir etkinlik olmaktan çıkmakta, doğa güçleri üzerinde egemenlik kurmamızın, sorunlara çözüm bulmamızın etkili kaynaklarından biri olmaktadır. Örneğin, yer bilimci­leri olası bir depremin zamanını ve büyüklüğünü belli bir olasılık içinde kestirebilmektedirler.

4. BİLİMSEL KURAMIN ÖZELLİKLERİ

       Denence henüz hiç doğrulanmamış ya da yetersiz ölçüde doğrulanmış, ama so­runu çözebileceği tahmin edilen bir açıklama taslağıdır. Denencelerin gözlem ve deneylerle sınanması, doğrulan­ması ve güvenilir bir açıklamaya dönüşmesi sonucu düşünsel bir etkinlik olarak sistemleşmesi ise kuramı oluştu­rur. Ne var ki denence ile kuram arasındaki bu bağıntıya kesin gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü bilgi edinme süre­cinde denenceler kuramlara dönüşebilecekleri gibi, gelişmiş kuramlar da genellikle varsayımsal ögeler içerirler. Ayrıca denence bir tek önermeyle ifade edildiği halde, kuram bir "bütünlük" içinde düzenlenmiş önermeler siste­mi ile dile getirilir. Buna şunu da ekleyebiliriz: Denence belli ve sınırlı bir açıklamadır. Oysa kuram kapsamlı ve köklü açıklamalar getirir. Daha açık bir deyişle kuram, tek tek olgulardan çok, olgular arasında saptanmış ilişkile­re yönelik bir açıklamadır. Bu durum her kuramda olduğu gibi, örneğin Batlamyus'un "yer merkezli", Kopernik'in "Güneş merkezli" kuramlarında da açık seçik görülür. Her iki kuram, evrenin yapısı ve gök cisimlerinin hareket­leri üzerinde bazı denencelere dayanarak gezegenlerin hareketlerini açıklamaya yönelik sistemlerdir.

Bir Yunanlı astronom olan Batlamyus'un (asıl adı Ptolemaios) doğum ve ölüm tarihi bilinmiyor. 127-151 yıl­ları arasında ününün doruğuna ulaşmış Batiamyus'a göre dünya evrenin merkezinde hareketsiz durmakta; Güneş, Ay ve gezegenler Dünya'nın çevresinde hareket etmektedir. Batlamyus'un evren kuramı 14 yüzyıl boyun­ca tartışmasız doğru olarak kabul edilmiştir.

Polonyalı bir astronom olan Kopernik (1473-1543) Dünya'nın her 24 saatte bir kendi çevresinde bir kez dön­düğünü, yılda bir kez de Güneş'in çevresinde dolandığını açıklayarak 14 yüzyıl süren yanlışı düzeltmiştir. Kopernik kuramının bazı yanlış yönlerini de 17. yüzyıl İtalyan fizikçi ve astronom Galilei (1564-1642) ortaya çı­karmıştır.

Tarihsel örneklerde de görüldüğü gibi kuram, belli bir alana ilişkin genel bir açıklamadır. Bilimsel yöntemle el­de edilmiş, birikmiş bilgilere dayanır. Bir kuramın geçerli olabilmesi için, yeni olguların eleştirisine sunularak doğ­rulanmasına, yeni buluşlara uygun bilimsel değişikliklerin yapılmasına gerek vardır. Bilimsel kuram şöyle tanım­lanabilir: Kuram; bilgi edinme süreci aşamasında ortaya atılan, geçerlik ve güvenirliği bilimsel yöntemlerle sap­tanmış olan, iç tutarlılığı bulunan bilgiler, açıklamalar bütünüdür.

Kuram, doğal ya da toplumsal gerçekliğin bir alanına İlişkin genelleştirilmiş bilgilerden oluşur. O alandaki ol­guların açıklanmasını sağladığı gibi gelecekte olacaklar hakkında ön deyide bulunma olanağı da verir. Bilimdeki gelişme, kuramın değişmesine yol açabilir. Bu bakımdan hiçbir kurama kesin gözüyle bakılamaz.

2. KLASİK GÖRÜŞE YAPILAN ELEŞTİRİLER

       20. yüzyılın birinci yarısına kadar egemen olan klasik görüşe, giderek artan eleştiriler yöneltilmiştir. Bunların başlıcaları şunlardır:

Bilime gereğinden çok değer verilmiş, insan etkinliğinin en yücesi gözüyle bakılmıştır. Oysa bilime farklı bir yaklaşım, onu kurulduğu tahttan kolaylıkla indirebilir. Bilime farklı bir yaklaşımdan yana olanlar, bilimin, söz gelimi birey ve toplumun sorunlarını çözümleyemediğini, yaşama birtakım kolaylıklar getirmesine karşılık, insanlı­ğın yıkımını hazırlayan bir etkinliğe dönüştüğünü ileri sürerler.

Klasik görüşün "Bazı şeyler henüz bilinmiyorsa bunun nedeni bilimde yeterince ilerleme sağlanamamış olma­sıdır; bilimin gelişimi tamamlanınca tüm sorular cevaplandırılabilir" anlayışı gerçeği yansıtmaz. Çünkü bilim, ya­pısı gereği, ancak belli bir alanın, belirli koşullarda ve belli yöntemlerle edinilmiş bilgisidir. Evrende bilmeye ko­nu olacak alanlar ise sınırsızdır.

Klasik görüşün, tüm bilimlerin aynı yöntemleri örneğin, toplumsal bilimlerin doğa bilimlerinin yöntemini kul­lanması gerektiği yönündeki savı da eleştirilmektedir. Çünkü böyle bir anlayış doğal ve toplumsal gerçekliğin de­ğişik boyutlarını anlamayı engelleyici bir tutum oluşturur. Bilimlerin birbiriyle bağıntılı olduğu söylenebilir; ancak bu, tüm bilimlerin aynı araştırma yöntemlerine başvuracağı anlamına gelmez. Doğal ve toplumsal gerçekliğin de­ğişik boyutları ancak farklı bilimlerin farklı yöntemler ve bakış açıları kullanarak ulaştığı verilerle anlaşılır duru­ma gelebilir.

Klasik bilim anlayışında en güvenilir yöntemin doğrulama yöntemi olduğu kabul edilir. Çağdaş bilim anlayı­şında ise yanlışlama yönteminin doğrulama yönteminden daha güvenli olduğu savunulur. Bu bağlamda çağımız filozoflarından Karl Popper (Popır, 1902-1994) "Bilimsel bir kuram ya da yaşamın ölçütü onun yanlışlanabilmesinde yatar" der. Ona göre bilimsel kuram yanlışlanıncaya kadar doğrudur. Bilimsel yöntemin tümevarım değil, tümdengelim olması gerektiğini ileri sürer. Örneğin, "Tüm kuş türleri uçar" genel önermesini doğrulamak için yeryüzündeki binlerce kuş türünün uçabilir olduğunu göstermek neredeyse olanaksızdır. Buna karşılık tek bir kuş türünün (örneğin penguenin) uçamadığını göstermek önermeyi yanlışlamak için yeterlidir ve ilkine gö­re daha kolaydır.

Popper'a göre tümevarım doğada tam bir genellemeye varamayacağı için hiçbir kuram ne kadar test edilirse edilsin hiçbir zaman -Newton mekaniğinin dayandığı determinizmin yıkılması örneğinde olduğu gibi- tam doğ­rulanmış olmayacaktır. Kimi filozoflar, hipotezlerin sınanmasına ilişkin görüşlerini naiv ve "basite indirgeyen" ni­telikte bularak Popper'ı eleştirmişlerdir.
Klasik görüş bilime "birikimsel bir süreç" gözüyle bakar. Oysa bazı bilim tarihçileri bilimin birikimsel bir süreç izlemediğini ileri sürerler. Örneğin, Thomas
Kuhn 'a göre, bilimde devrim sözcüğüyle belirtilebilecek ani ya da sıçramalı niteliksel değişmeler olmaktadır.

Klasik görüşe yapılan eleştirilerden biri de şudur: Bilim, onun oluşmasına katkıda bulunan bilim adamları top­luluğunun varlığını görmezlikten gelerek incelenemez. Çünkü bilimi asıl yaratan bilim adamları topluluğudur. O halde öncelikle bu topluluğun iç yapısını, dünya görüşlerini, içinde yaşadıkları toplum koşullarını, bilim-toplum ilişkilerini vb. incelemek gerekmektedir. Oysa klasik görüş bunları dikkate almamaktadır.

BİLİMİN DEĞERİ

       Bilim, doğal ve toplumsal gerçekliğin daha iyi anlaşılmasını ve belirli ölçüde de olsa denetlenmesini sağlar. Toplumun itici gücünü, üretim biçimini ve gelişmesini belirler. Bir toplumun bilim düzeyi, onun geri, az gelişmiş ya da gelişmiş olduğunun ölçütüdür.

Bilimin iki farklı ve önemli işlevi vardır. Bilimin değerini yaratan bu işlevlerden biri, bilimin teknolojiye uygu­lanmasında ve yarara yönelik buluşlarda kendini gösterir. Diğeri ise nitelikleri belli bir düşünme yapısı ve akılcı bir dünya görüşü oluşturmada rol oynar. Bilimin bu iki işlevi 16 ve 17. yüzyıllarda Avrupa'da bilimsel dev­rim yaratmıştır. Bu devrim özellikle üretim tarzlarında, kitle iletişim araçlarında ve devlet yönetiminde olumlu de­ğişikliklere neden olmuştur.

Bilimin işlevleriyle ilgili bilgiler bilime değer verenlerin, onu yaşamın en güvenilir yol göstericisi olarak gö­renlerin görüşlerini yansıtıyor. Ne var ki bilimin değeri üzerinde eskiden beri sürüp gelen fikir ayrılıkları vardır. Bu ayrılıklar günümüzde daha da derinleşmiştir. Nitekim 1970'li yılların başından itibaren bilimin yüzyıllardır süren egemenliği sorgulanmaya başlandı. Bi­lime olumsuz bir bakış açısıyla yaklaşıldı ve antibilim olarak bilinen bir akım oluştu.

Bilim tarihinde bazı ünlü düşünürler bilime karşı olumsuz tavır takınmışlardır. Örneğin, Fransız bilgin ve filozof Blaise Pascal (Bilez Paskal, 1623-1662) şöyle diyor:
''İnsan, bilimleri bilmek­le, bilmemekten daha çok insanlığını yitirir."
Hintli filozof ve devlet adamı Mahatma
Gandhi de (1869-1948) "Bilimlerin ya­rattığı bu uygarlık bir kara çağdır, karanlıklar çağıdır... Çağ­daş sanayi kendi başına bir günahtır ve ahlaki gelişme basit­liğe dönüşle gerçekleşecektir." diyor. Çağımızın ünlü fizik bilgini Albert Einstein ise bilimler için "bela" diyecek kadar ileri gidiyor.
Einstein'e göre; "Bilim bugüne dek köleler yaratmaktan başka bir işe yaramadı; savaş zamanında bizi zehirlemeye, param­parça etmeye yarıyor; barış zamanında da yaşamımızı çekil­mez, kararsız duruma sokuyor. Bilimler, insanları kafa işle­rine adayıp büyük ölçüde kölelikten kurtaracak yerde, on­ları makinenin kölesi yapıyor."
Günümüz filozoflarından Paul
Feyerabend da (Fayerabınd, 1925-1994) bilimi sorgularken şöyle diyor:
"Neyin bilimsel olduğu ya da bilim olanla olmayanın birbirinden ayırt edilmesini mümkün kılacak ölçütlerin neler olduğu o kadar önemli değildir. Çünkü, bir bilginin bilimsel olması, ona insanların itaatini zorunlu kılacak bir nitelik ka­zandırmaz."

Bilime karşı bu olumsuz yaklaşımların karşısında insanın aklı­na şu türden sorular gelebilir:
"Bilim gerçekten
tüm kötülüklerin anası mıdır?", "Bilimin zararı yararından fazla mıdır?" Bu ve ben­zer soruları gerçeğe uygun biçimde yanıtlayabilmek için bilim ile teknolojinin amacını ve görevini anımsamamız gerekecektir. Bili­min amacı doğal ve toplumsal gerçekliği tanımak, açıklamak; bu gerçekliğin yasalarına ulaşmaktır. Teknoloji ise bilime dayalı uy­gulamadır; amacı ortaya bir ürün koymak, bir şey üretmektir. Üre­tilen, insana yararlı biçimde kullanılabileceği gibi zarar verici bi­çimde de kullanılabilir. Örneğin; fizik ve kimyadaki son gelişmeler hem atom santralinin hem de atom bombasının yapımına olanak sağlamıştır. Atom santrali, enerji üreterek yaşamı kolaylaştırırken; atom bombası, insanoğlunun varlığını tehlikeye düşürmüştür.

Bilimin ne olduğuna ilişkin sorun, bilimsel araştırma sonuçlarının uygulanma evresinde ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle sorun, üretilenin insanlığın yararına kullanılıp kullanılmaması sorunudur. Durum böyle olunca da bil­gini ve bilimi suçlamak doğru olur mu?

Bu konuda Albert Bayet (Alber Baye) "Bilim Ahlakı" adli yapıtında şöyle diyor:
"Bilgin, bilgin olarak değil, herhangi bir insan kadar suçlu olabilir ve ne yazık ki çok zaman da olmuştur. Suç işlerinde kullanıldığı zaman, bilim bir suç ortağı değil, olsa olsa o işin kurbanıdır."
  

1. Bilimsel Bilginin Diğer Bilgi Türleriyle Tamamlanmasının Gerekliliği

Doğada ve toplumda nesne ve olaylar çeşitlilik gösterdiğinden (cansız, canlı, ruhsal, toplumsal vb.) bilimsel bilgiler de farklı bilgi türlerine {fizik, biyoloji, psikoloji, sosyoloji vb.) ayrılmıştır. Ama, tümünün ortak amacı in­celedikleri doğa ve toplum olaylarının yasalarını bulmaktır.

Bilimsel bilginin bir yandan belirttiğimiz özellikleri, öte yandan teknolojiye olanak sağlayarak doğayı ve insa­nı - sınırlı da olsa - egemenliği altına alması, onu öteki bilgi türlerinden (gündelik, teknik, sanatsal, dini, felsefi bil­gi) farklı bir konuma getirmiştir. Bu konum, bilimin değerini açıklarken de belirttiğimiz gibi, bireyler ve toplumlar için gelişme ve ilerleme kaynağı oluşturmuş, "bilime gelecekte tüm sorunları çözecek bir sihirli değnek" gözüyle bakılmasına yol açmıştır. Ne var ki bu tür bir yaklaşım, bilimsel bilgiyi, öteki bilgi türlerine yaşama hakkı tanıma­yan, siyasal bir ideolojiye dönüştürür. Ayrıca böyle bir yaklaşım hem insanın çok yönlü bir varlık olduğu hem de evrenin çok değişik görünümlerinin bulunduğu gerçeğini yadsıma anlamına gelir.

Bilimsel bilgi, bilgi türlerinden yalnızca biridir. Doğayı, insanı ve toplumu tanıma ve anlamada öteki bilgi çe­şitlerine de gereksinim vardır. Kişi, ancak değişik bilgi türlerinin verilerinden yararlanarak, yaşamını kişilikli, ra­hat, anlamlı biçimde sürdürebilir ve kendini gerçekleştirebilir.

2. Yaşamla Bilimsel Bilginin İç İçeliği

       Bilimsel bilgi yaşamımızı etkileyen
bilgi türlerinin basında gelir. O bu gücünü öncelikle teknolojiye uygulanabilirliğinden alır. alır. Her gün kullandığımız araç ve gereçler yaşamla bilimsel bilginin içiçeliğini göstermeye yeter. Örneğin; otomobil, tren, uçak, radyo, televizyon, telefon, bilgisayar, ilaç, nükleer santral ve korkunç silah­lar yaşamımızı etkilemeyi sürdürürler. Bunlar bir yandan daha rahat ve sağlıklı yaşamamızı, uzaya açılmamızı sağ­larken bir yandan da çevre kirliliğine, çeşitli hastalıklara, bazı bitki ve hayvan türlerinin yok olmasına neden olur; insanın yeryüzündeki varlığını tehlikeye sokar. Ne var ki her iki durumda da gücün kaynağı bilimsel bilgidir. Ya­şamla bilimsel bilginin içiçeliği, bireyin bilinç düzeyinin oluşumunda da kendini gösterir. Bu bilgi türü, kişiye bel­li bir düşünme tarzını benimsetir. Onu gözlemden kaynaklanmayan, olgularla temellendirilmeyen genellemeler yapmaktan alıkoyar. Eleştirici, araştırıcı, hoşgörülü, kısaca çağının insanı yapar.

  

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !