Bilgi Kuramının Temel Problemi

 

BİLGİ KURAMININ TEMEL PROBLEMİ
(Doğru Bilginin İmkanı Problemi)

İngiliz filozof ve matematikçi Bertrand Russell (1872-1970) "Felsefe Meseleleri" adlı yapıtına "Dünyada aklı başında bir adamın şüphe edemeyeceği kadar kesin bir bilgi var mıdır?" sorusuyla başlar ve şöyle devam eder:
      
"İlk bakışta hiç de güç gibi görünmeyen bu soru, sorulabilecek soruların kuşkusuz en güçlerinden biridir." Gerçekten de insan, günlük yaşamda doğru olarak kabul ettiği birçok şeyin daha sıkı bir inceleme so­nunda çelişkilerle dolu olduğunu görebilir ve o zaman, kendisi ile yöneldiği nesne arasındaki bir ilgiden oluşan bilginin varlığın doğru bir bilgisi olup olmadığını sorgulama gereğini duyabilir. Bu sorgulamayla da bilgi kura­mının temel problemine girmiş olur.
         İnsanoğlu, bilgiyi kullandığı halde, "bilgi"nin kendisini araştırma konusu yapmakta oldukça gecikmiştir. Bu­nun önde gelen nedenlerinden birinin
deney yoluyla elde edilen bilgiyle yetinilmesi, ötesine ise kayıtsız kalın­ması olduğu söylenebilir. Felsefe tarihçileri bu tutumu naiv (safça) empirizm diye adlandırmışlardır. Buna yöntemsiz ve sistemsiz empirizm de denmektedir. Sofistler bu anlayışı temsil ederler. Naiv empirizm zaman içinde yeri­ni empirizme bırakmıştır.
Bilgi üzerinde düşünen kişinin karşısına şu türden sorular çıkmaktadır:

"İnsan; varlığı, nesneleri gerçekten bi­lebilir mi?",
"Bilgi nesneyi doğru olarak yansıtır mı?",
"Bilgi kesin olabilir mi?",
"Bilgi kesin olabilirse ölçütü ne­dir?"

       Bu gibi sorular üzerinde düşünmek demek,
bilginin değerini araştırmak demektir. Çünkü burada ele alınan, insan bilgisinin geçerli ya da kesin olup olmadığı problemidir. Öte yandan bilginin değeri üzerine tutarlı bir şey söyleyebilmek için onun nereden ve nasıl doğduğunu sorgulamak gerekmez mi? Böylesine gereklilik de şu türden sorulara yol açmaktadır:

"Bilgimiz nasıl oluşuyor?",
"Bilgimizin oluşmasında rol oynayan etkenler nelerdir? Akıl mı, deney mi, sezgi mi, yoksa daha başkaları mı?",
"Bilgi, hangi kaynaktan ya da kaynaklardan doğmaktadır?"
.
      
       Birbirinden farklı iki problemden birincisine, daha önce belirttiğimiz gibi,
bilginin değeri problemi; ikinci­sine de bilginin kaynağı problemi adı verilir.

       İlk Çağ filozofları bilginin kaynağını sorgulamadan önce bilginin değeri, yani doğru, kesin bir bilgi olup olmadığı üzerinde durmuşlardır. Filozoflardan bazıları
doğru bilginin imkansızlığı, bazıları da doğru bilginin mümkün olduğu görüşünü savunmuşlardır.
      

       Felsefede, doğru bilginin mümkün olup olmadığı sorusuna olumsuz yanıt verenler septikler (kuşkucular); doğ­ru bilginin mümkün olduğunu ileri sürenler ise dogmatikler olarak adlandırılır.


       Septikler, duyularımızla sağlanan bilgilerin değişken ve aldatıcı olduğu, ayrıca akıl ile elde edilen bilgilerin de güvenilir olmadığı görüşünden yola çıkarak yargıda bulunmaktan kaçınırlar. Septiklerden önce yaşayan sözgelimi
Demokritos (M.Ö. 460-370)'ta da septisizmi önceleyen görüşlere rastlanır.

1. DOĞRU BİLGİNİN İMKANSIZLIĞI

       "Genel geçer doğru bir bilgi var mıdır?" sorusu İlk Çağ'dan bu yana filozofların ilgi alanlarından birini oluştur­muştur. Ancak antik felsefenin ilk dönemi bir doğa felsefesidir. Bu dönemin filozofları öncelikle tüm varlıklara temel olan ana madde (arkhe)nin ne olduğunu bilmek isterler. Bunun yanında ana maddenin nasıl olup da diğer maddelere dönüştüğünü, yani değişim problemini ele alırlar.

THALES (Su)

        Nitekim
Thales doğadaki her şeyin ilk nedeninin, ana maddesinin ne olduğunu arar; gözlemlerine dayanarak onu su diye yanıtlar. Thales'e göre evrenin bileşimi ve nesnelerin dönüşümü sonsuz bir döngüdür. Bütün bu değişim, dönüşüm boyunca değişmeyen temel yapıtaşı (cevher) sudur. Anaximandros (M.Ö. 610-546) ve Anaximenes (M.Ö. 585-525) Thales'le birlikte antik çağın birinci kuşak filozoflarıdır. Bu filozoflar da "Değişim boyunca değişmeyen öz nedir?" sorusunu sorarlar.

ANAXİMANDROS (Aperion)
       
Anaximandros, Thales'le aynı görüşü paylaşmaz. Eğer su toprağa, toprak suya, su havaya, hava da suya dönüşüyorsa her şey her şeye dönüşüyor demektir. Bu durumda suyun değişmeyen öz olduğunu iddia etmek anlamsızdır. Anaximandros'a göre evrenin ana maddesi (değişmeyen öz) sınırsız ve belirsiz olan, sonsuz olan (aperion)dır. Böylelikle o, Thales'ten farklı olarak evreni gözlenemeyen, duyusal olmayan bir nedenle açıklamaya çalışır.

ANAXİMENES
(Toprak, hava, ateş, su)
        Miletli doğa filozoflarından Anaximenes, Thales'in yanıtını vermediğini düşündüğü soruyu sorar: "Değişme­yen öz olan su, değişen haldeki suya (değişime uğramış nesnelere) nasıl dönüşür?". Anaximenes evrenin ana maddesi olarak kabul ettiği havanın yoğunlaşarak söz gelimi, en yoğun ve soğuk hal olan toprağa ya da seyrekleşerek örneğin, en seyrek ve sıcak hal olan ateşe dönüştüğünü iddia eder. Anaximenes böylelikle, sonradan Empedokles (M.Ö. 495-435)'in görüşlerinde ortaya çıkacak ve dört temel unsur olarak adlandırılacak olan varlı­ğın ana maddelerini (toprak, hava, ateş, su) önceler.
      
Herakleitos ve Parmenides antik çağın ikinci kuşak filozoflarıdır. İlk doğa filozofları için, değişimin gerçekle­şiyor olması bir ön kabul idi. Onlar, bu ön kabule dayanarak ana varlığın, değişmeyen özün ne olduğunu sorgu­ladılar. İkinci kuşak filozoflar ise bu ön kabulü sorgulamaya açtılar:
"Değişim var mıdır?"
Herakleitos ve Parmenides bu soruya farklı yanıtlar verdiler.

HERAKLEİTOS (Ateş)
Herakleitos'a göre ana varlık ateştir.
O, "Her şey ateş için eşit ve denktir, ateş de her şey için; tıpkı eşyanın altınla ve altının eşyayla değiş tokuş edildiği gibi" der. Herakleitos ateşi ilk cevher olarak belirtirken kozmolojik bir gerilime, çatışma (polemik)ya işaret eder. İtalya'nın Elea kentinde ortaya çıkan (M.Ö. 6. ve 5. yüzyıl) bu nedenle Elealılar diye anılan Xenophanes (Ksenofanes), Parmenides ve Zenon için ise ana varlık gerçek değişmez bir özdür.

PARMENİDES
       Parmenides
değişimin (varlık haline gelme, varlık halinden çıkma) mantıksal olarak imkansız olduğunu iddia eder. Duyuları ve duyularla algılanabilen nesneleri gerçek dışı varsayar. Ona göre varlık çoğul değil tekildir, yal­nızca akıl yoluyla kavranabilir, değişmez halde ve birlik içindedir. Duyuların gösterdiği ise çokluk halinde olan yokluktur.
Değişimin sürekli olduğunu ileri süren Herakleitos ile değişimin imkansız olduğunu ileri süren Parmenides'i uzlaştırma çabaları
"arabulucu" olarak adlandırılan filozoflardan Empedokles'te de görülür.

EMPEDOKLES
(Toprak, hava, ateş, su)
      
Empedokles'e göre varlık; su, hava, ateş ve toprak olmak üzere değişmeyen dört ana maddeden oluşmaktadır. Bu dört temel yapı­taşı nicelik ve nitelik olarak değişmezler. Bunların birbirleriyle karışmaları sonucunda nesneler var olur; birbirle­rinden ayrılmaları sonucunda ise nesneler yok olur.

DEMOKRİTOS (Atom)
      
Demokritos ise var olan her şeyin gözle görülemeyecek kadar küçük atomlardan oluştuğunu; acı, tatlı, renk gibi niteliklerin gerçekte var olmadığını ileri sürer. Ona göre var olan her şey ve onlardaki değişim atomların hareketiyle olanaklıdır. Bu nedenle yokluk (boşluk), varlık (atomlar) için bir ön koşuldur.

PYTHAGORAS (Sayı)
        Varlığın ne olduğu sorusuna Güney İtalya'daki Yunan kolonisinde yaşayan
Pythagoras, sayılan üç kuşak filozoftan farklı yanıt verir. Pythagoras evrenin ana maddesinin sayı olduğunu ileri sürer. Ona göre nesneler yok olur; ancak matematiksel kavramlar kalıcıdır. Bu nedenle matematik doğada değişmeyen tek şeydir. Evren hakkın­da kesin bilgilere duyularla değil, akıl (Latincede ratio) ile ulaşılabilir.
        Antik çağın filozofları bilginin değeri ve kaynağı problemi ile ilgilenme gereğini duymadan evrenin açıklama­sını yapmaya yönelmişlerdir. Başka bir deyişle
naiv bir empirizmle yetinerek evren hakkında kesin bilgilere varı­labileceğini sanmışlardır.

 İLK KUŞKUCULAR 
     Evrenin oluşumu ve varlıkların kökeni ile ilgili sorulara yanıt verirken filozoflar birbiriyle çelişen görüşler ile­ri sürmüşlerdir. Her filozofun kendi görüşlerinin doğru, diğerlerininkilerin yanlış olduğunu iddia etmesi M.Ö. 5. yüzyılda, bu tür görüşleri kuşku ile karşılayan bir grup düşünürün ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Sofist adı ve­rilen bu düşünürler felsefe tarihinde bilgi kuramı bakımından ilk kuşkuculardır.
Genel geçer doğru bir bilginin varlığından ilk kez şüphe edenlerdir. Başka bir deyişle sofistler "doğru bilginin imkansızlığı''' görüşünü ilk ortaya atanlardır.
      Şimdi, akla ve duyulara duyulan aşırı güvene bir tepki olarak doğan sofistlerin ve bu konuda daha da ileriye giden septiklerin önde gelen temsilcilerini ve bilgi hakkındaki görüşlerini ana çizgileriyle görelim.

SOFİSTLER
      
M.Ö. 4. yüzyılda kırk altı yıl süren ve "Pers Savaşları" diye anılan savaşların sonunda Yunanlılar, İranlıların Akdeniz ve Batı Anadolu'daki egemenliklerine son verdiler. Bu savaşları izleyen yıllarda Atina demokrasi ile yö­netiliyordu. Ülke; siyaset, ekonomi ve kültür bakımından en parlak dönemini yaşıyordu. Demokratik bir toplum­da politikada başarılı olmak, mevki elde etmek ya da işinde yükselmek için iyi düşünmek, güzel konuşmak ve et­kili olmanın yollarını bilmek gerekiyordu. İşte bu gereksinimi karşılamak için kendilerine sofist (bilen, bilgili kişi) denilen düşünürler ortaya çıktı. Sofistler, becerikli ve iş bitirici yurttaşlar yetiştirmeyi amaçlıyorlar, kent kent do­laşarak varlıklı ailelerin çocuklarına para karşılığı ders veriyorlardı. Sofistler birer bilim insanı ya da araştırıcı de­ğil öğretmendiler.  Öğrencilerine hitabet sanatını, gramerin esaslarını, dili etkili biçimde kullanmanın yollarını öğ­retiyor, genel geçer doğru bilginin (hakikatin) olmadığını söylüyorlardı. Onlar için değerli olan, hakikat değil; ki­şiye yararlı olan, onu başarıya götüren bilgilerdi.
       Sofistlerin yaşadığı dönemde toplum yapısındaki değişiklik felsefenin konusunda da değişikliklere yol açmış­tı. Doğa sorunu yerine,
insan ve toplum ön plana geçmişti. Bu ve buna benzer görüşleri öne süren ilk filozoflar Protagoras (M.Ö. 480-410) ile Gorgias (M.Ö. 483-375)'tır. Protagoras'ın bize kadar gelemeyen "Hakikat" adlı bir kitabı olduğundan ve bu kitabın başında da çok ünlü olan şu yargının bulunduğundan söz edilir:
"İnsan her şe­yin ölçüsüdür."

PROTAGORAS
      
Protagoras bu yargı ile herkes için geçerli bir bilginin olamayacağını belirtmek ister. Hakikatin ve değer yargılarının toplumlara, hatta tek tek insanlara göre değiştiğini dile getirir. Herkes için geçerli bir bilgi ol­madığına göre, 
 "Hakikati değil, kişiye yararlı olanı aramalıdır"   der.
      
Protagoras'a göre tüm bilgilerimiz duyumdan gelir ve duyum insandan insana değişir. Protagoras
"Her bir şey bana nasıl görünürse benim için böyledir, sana nasıl görünürse yine senin için de öyle... Üşüyen için rüzgâr soğuk, üşümeyen için soğuk değildir" diyerek, insanı tüm şeylerin ölçüsü yapar. Bu tarz düşünceleriy­le Protagoras rölativizm (bağıntıcılık, görecilik)in, dolaylı olarak septisizm (kuşkuculuk)in ve pragmatizm (yararcılık)ın öncüsü olur.

GORGİAS
       Bilginin imkansızlığını ileri süren ünlü sofistlerden Gorgias'ın görüşleri şu üç yargıda özetlenebilir:

1.
"Hiçbir şey var değildir."
2. "Var olsaydı bile, bilinemezdi."
3. "Bilinse bile, başkasına bildirilemezdi"

        Gorgias, doğru bilginin imkansızlığını açık seçik ileri sürmekte ve bu sözleriyle de felsefede
septisizm denilen öğretinin başlamasına düşünsel ortam hazırlamaktadır.
        Gorgias bu üç iddiasını mantığa dayanarak açıklamaya çalışmıştır. Onun ikinci iddiası bilgi kuramı açısından nihilizmi (hiççilik) yansıtır Ancak onun, üzerinde düşünmeye değer görüşü üçüncü iddiasıdır; çünkü burada bilgi kuramı açısından önemli bir probleme değinmiştir. O da şudur:
       
"Nasıl oluyor da bir bilgi, bir insandan diğerine aktarılabiliyor? Bilgi sözcükler aracılığı ile aktarıldığına göre, bu sözcüklerin benim anladığım anlamlarıyla başkaları tara­fından da anlaşıldığını nereden bilebilirim? Başkalarının sözcüklere yükledikleri anlamı ben nasıl bile­bilirim?" Gorgias bu soruları sormakla ve çözülemeyeceklerini söylemekle yetiniyor. Bir yarar sağlamayacağını düşündüğünden olacak, çözüm için çaba harcamak gereğini duymuyor.

SEPTİSİZM (KUŞKUCULUK)
       Septisizm (kuşkuculuk), sofistlerden yaklaşık iki yüzyıl sonra, felsefi düşünüşün zayıfladığı bir dönemde orta­ya çıktı. Bu akımın önde gelenleri Pyrrhon (Piron, M.Ö. 365-275), Timon (M.Ö. 320-230), Arkesilaos (M.Ö. 316-241) ve Karneades (M.Ö. 2l4-129)'tir.
       
Septisizm denilince bilginin imkanından şüphe eden bir felsefe anlaşılır. Şüpheyi bir sistem olarak ortaya ko­yan ilk filozof ise Pyrrhon'dur. Bu yüzden septisizme Pyrrhonizm de denir. Pyrrhon'a göre hiçbir şey ne doğru ne yanlıştır. Her yargı ve her yargının çelişiği için aynı güçte nedenler bulunabilir. Bu bakımdan yapılması gereken şey ana varlık, tanrı, ruh, hakikat, iyi hakkında yargıda bulunmaktan kaçınmaktır.
Timon, Pyrrhon'un öğrencisidir. Hocasının öğretisini üç soruda toplamış, kendi felsefesini de üç sözcükte özet­lemiştir:
• Soru: "Nesnelerin yapısı nedir?"
Yanıt: "Kavranamaz."
• Soru: "Nesnelerin karşısında durumumuz ne olmalıdır?"
Yanıt: "Yargıdan kaçınmak."
• Soru: "Nesneler karşısında doğru bir duruştan ne kazanırız?"

Yanıt: "Sarsılmazlık (ataraxia), başka bir deyişle en yüksek mutluluk."

       

        Arkesilaos,
duyular ve akıl yoluyla elde edilen bilginin genel geçer bilgi olduğuna bizi inandıracak hiçbir ka­nıtın bulunmadığını savunur. Ona göre; "Doğru dediğimiz bilgiler gerçekten doğru değil, doğruya benzer bilgilerdir."
       
Karneades de "Doğru için elimizde güvenilir bir ölçüt yok, bütün bilgilerimiz yalnızca olası­lık değerindedir, kesin bilgi değildir" görüşündedir.
      

       G
örüldüğü gibi septisizm, insan zihninin kesin bilgiye ulaşamayacağını, gerçeğin özünü bilemeyeceğini, bu bakımdan herhangi bir konuda özellikle ana varlık, tanrı, ruh gibi konularda olumlu ya da olumsuz yargıda bu­lunmanın yersiz olduğunu ileri süren bir öğretidir.       

      
       Burada yanlış anlamayı önlemek için şu noktaların açıklanma­sında yarar vardır:
* Septiklerin bu görüşleri günlük olaylar ve pratik işler üzerinde değil, felsefi gerçekler ve ilkeler hakkındadır.
* Septisizm gerçeği bütünüyle inkar etmek değildir; çünkü inkar etmek de bir yargıda bulunmak olurdu. Oy­sa septik, hiçbir konuda kesin yargıya varamayan düşünür demektir. Septikler bir bilgi hakkında "Doğrudur" ya da "Yanlıştır" diye yargıda bulunmaktan çekinirler. "Kesin bir şey söyleyemem.", "Böyle ya da şöyle olduğunu söyleyemem" demeyi yeğlerler.
* Hiçbir konuda kesin bir yargıya varamayan septiklerin şüphesini Descartes'ın şüphesiyle karıştırmamak ge­rekir. Çünkü septiklerde şüphe amaçtır; Descartes'ta ise araçtır. O, doğru bilgiye ulaşmada şüpheyi bir yöntem ola­rak kullanmıştır. Descartes ele alınan her konuya şüphe ile yaklaşmayı isterken otoritelerin görüşlerine, ön yargı­lara ve alışkanlıklara tutsak olmamayı önerir. Başka bir deyişle açık ve seçik olmayan hiçbir şeyi doğru olarak ka­bul etmemeyi salık verir.

     Septisizm, bilimin ve teknolojinin olağanüstü başarıları karşısında felsefi bir öğreti olarak varlığını koruyamamıştır. Çünkü ortada "Doğru bilgi mümkün müdür?" diye bir soru kalmamıştır. Gerçekten de her bilim dalında, söz gelimi matematik, fizik, astronomi, biyoloji ve psikolojide herkesçe kabul edilen sayısız doğru bilgi vardır. Bir fel­sefe tarihçisi bu durumu şöyle dile getirmiştir:
"Septisizm, bilimin yumruğunu, belini doğrultamayacak şekil­de yemiş ve bir daha görünmemek üzere, kaybolan düşünce akımlarının arasına çekilmiş bulunmaktadır."

     
Septisizm felsefi bir öğreti olarak varlığını koruyamamıştır; ama bilgi kuramı açısından önemli rol oynamıştır. Bilgiyi deney ya da akılla temellendirmeden, onun nesnesine uygun ve mutlak anlamda doğru olduğunu kabul eden anlayışa (dogmatizme) karşı çıkmıştır. "Genel geçer doğru bilgi var mıdır?" sorusu üzerinde düşünme gere­ğini duymayanları dolaylı da olsa ciddi şekilde eleştirerek, daha sonraki dönemlerde bilgi probleminin yeni bi­çimlerde ele alınmasına katkıda bulunmuştur.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !