Ahlak Felsefesine Giriş

FELSEFE AÇISINDAN AHLAK

      Ahlak sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Bir kimsenin yapıp ettiklerini nitelendirmede kullanılır. Genel olarak
ahlak deyince, hem belli bir davranış biçimi hem de kendimizin ve başkalarının eylemleri hakkında veri­len yargılar anlaşılır.
Önce ahlak ile ahlak felsefesi arasındaki farka değinelim:
Ahlak felsefesi (etik) olmadan da ahlak vardı. Başka bir deyişle ahlak etikten önce gelir; çünkü en ilkel bir toplumun bile kendine göre bir ahlakı vardır. Bu anlamda  ahlak, toplumsal yaşamın tüm alanlarında insanların yapıp ettiklerini düzene koyan, kendiliğinden biçimlenmiş ve genel kabul görmüş yasaklama ve değerlendirmelerdir.
      
Ahlak felsefesi ise temel kavramlarını yakın bilgi dallarının kavramlarından ayırıp, kendine özgü kavramlar durumuna getirdiği zaman kurulmuştur, denebilir. Nitekim etiğin kuruluşu M.Ö. 4. yüzyıla rastlar. Dönemin en büyük filozofu olan Aristoteles, "iyi", "erdem", "özgürlük", "mutluluk" gibi sözcükleri kavram yapısına kavuştur­duğu için ahlak felsefesinin kurucusu sayılır.
Ahlak felsefesi insanın yapıp etmelerini özel bir problem alanı ola­rak ele alır. Bu alanı yöneten ilkeleri (değerleri) inceler. Ahlaklılığın ne olduğu üzerinde durur, özünü ve temelle­rini araştırır; insanın yapıp etmelerinde özgür olup olmadığını sorgular. Ahlak felsefesi bunların yanında ahlaki eylem ile ahlaka karşı eylemin ayırımı için ölçütler koyar. İyi, mutluluk, erdem, özgürlük gibi kavramları irdeler. Neyin yapılması gerektiğini, hangi eylemin iyi olduğunu, neyin yaşama anlam kazandırdığını gösterir. Demek ki ahlak felsefesi (etik), ahlak denilen fenomen üzerine derinliğine düşünme, başka deyişle felsefe yapmadır. 
     Dikkat edilecek olursa yukarıdaki paragrafta belirlenen alan ahlak felsefesinin ikiye ayrılabileceğini göster­mektedir. Bunlardan birine normatif etik diğerine ahlak teorisi denir. Normatif etik, birtakım normlar, kurallar koyar. "İyi davranışlarda bulunabilmek, iyi işler yapabilmek için eylemlerimizi hangi kurallara uydurmalıyız?" sorusuna yanıt arar. Verilen yanıttan da uygulamalı (pratik) etik ortaya çıkar.
Ahlak, teorisi ise ahlakın kökenlerini, özünü ve gelişmesini araştırır. “Kuralların kaynağı ve temeli nedir?” sorusunu yanıtlamaya çalışır.. Bu soruların yanıtından da kuramsal etik doğar. Ne var ki kuram ile uygulama (teori ile pratik) karşılıklı birbirlerine bağlı olduklarından ahlak felsefesini bölümlere ayırmak yerine bir "bütün" olarak ele almak gerçeğe daha uygun düşer.

AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

      
Bir bilgi yumağının bağımsız bir bilgi dalı durumuna gelebilmesi için kendine özgü kavramlara sahip olması gerekmektedir. Örneğin fizik; uzay, madde, hareket, güç gibi kendine özgü temel kavramları oluşturduktan ve bunları tanımladıktan sonra bağımsız bir bilgi dalı olarak kurulabilmiştir. Benzer durum ahlak felsefesi için de ge­çerlidir. Ahlak felsefesi de iyi ve kötü, özgürlük, sorumluluk, erdem, vicdan, ahlak yasası, ahlaki karar, ahlaki eylem gibi kendine özgü bir kavram dizgesine kavuştuktan sonra doğmuştur. Başka bir deyişle ahlak felsefesi (etik) bu kavramlar üzerine derinliğine ve genişliğine düşünme sonucu felsefenin bir disiplini olarak ortaya çıkmıştır. Şimdi bu kavramları gözden geçirelim:
İYİ VE KÖTÜ: "İyi" ya da "iyilik" ahlak felsefesinin temel kavramıdır. Bu kavrama başvurmadan ahlak felsefesi açıklanamaz; çünkü ahlak felsefesi kişinin uyması gereken kuralları genelde bu kavramdan çıkarır.
      
Günlük yaşamda nelere iyi diyoruz? Her şeyden önce gereksinimlerimizi gideren, özlemlerimize uygun düşen, kendimize, ailemize, grubumuza, ulusumuza ve insanlığa yararlı olan şey iyidir, iyiyi olaylardan soyutlayacak olursak onun işe yarar, değerli, is­tenilen nitelikte olan anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Ne var ki bir kişi için "iyi" olan bir şey başka biri için "kötü" olabilir. Bir yarışmada üstün gelme, başarılı olma iyidir; yenilme, başarısız olma kötüdür. Bir olay, duruma göre de iyi ya da kötü sayılabilir. Savaşta düşmanı etkisiz hale getirmek iyidir; soygun yapmak için bekçiyi etki­siz hale getirmek kötüdür. Bir toplumda iyi diye nitelenen bir eylem, başka bir toplumda kötüler arasında yer ala­bilir. Eski Yunan'da kent devletlerinin en güçlülerinden biri olan Sparta'da bir çocuğun hırsızlık yapmasına "cesa­retinin kanıtı" gözüyle bakılırdı. Eski Arabistan'da sonradan doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek "ya­pılması gerekli bir ödev" sayılırdı.
Etik için iyi, ahlakça değerli olandır. Ne var ki ahlakça değerli olan da filozoftan filozofa değişmektedir. Ör­neğin, İlk Çağ filozoflarından Epikuros "İyilik mutluluk demektir. Bedenimiz acısız ve ruhumuz rahatsa mut­luyuz." der. insanı mutsuz kılan "kötü"lerin başında ise korkuyu görür ve ölüm korkusuna kapılmanın saçmalığı­nı şu sözlerle vurgular:
"Ölüm gelecek diye acı çekmek en büyük aptallıktır. Ölüm varken biz yokuz. Biz varken ölüm yoktur. Onunla hiçbir zaman karşılaşmayacağız ki..."
      
Bazı filozoflar da Epikuros'un tersine dünyadan ve hazlarından el etek çekip çileli bir yaşam sürmeyi iyi diye nitelemişlerdir. Bazıları, ödevi yerine getirmekle, bazıları sevgiyle, bazıları toplumu ve dünyayı hakça ve korku­suzca yaşanabilir bir duruma getirmek için eylemde bulunmakla iyiye ulaşılabileceğini savunmuşlardır. Böyle olunca karşımıza şu soru çıkmaktadır:
"İyi ve kötü, kişilere, toplumlara ve çağlara göre değişince saltık (mutlak) ahlak buyrukları var mıdır, yoksa bu buyruklar doğarlar ve zamanla yok mu olurlar?"
Burada filozofları ilk Çağ­dan beri uğraştırmış olan bir sorunla karşılaşmaktayız:
"Ahlak yasaları, ahlak ilkeleri konulmuş mudur, yoksa bun­lar doğada mı vardır?"
ÖZGÜRLÜK; engellenmemiş olma, zorlanmamış olma, her türlü iç ve dış etkiden bağımsız olma anlamına gelen bir kavramdır. En geniş anlamıyla zorlamanın yokluğu diye belirtilebilir. Eğer bir kişi zorlama ya da baskı altında değilse özgür sayılır. Bu bağlamda özgürlükten değil, özgürlüklerden söz etmek daha uygun olacaktır. Çünkü ne­rede baskı ve zorlama yoksa orada özgürlükler var demektir. Örneğin, bir kimsenin her türlü baskıdan bağımsız olarak hareket edebilmesi, gezip dolaşabilmesi fiziksel özgürlüğe sahip olduğunu gösterir. Eğer bu kişi hapiste olsaydı bu özgürlükten yararlanamazdı. Bunun yanında, felçli ya da yürüme engelli bir kişinin gündelik yaşamını zorlaştıran engellerin ortadan kaldırılmaması da onun fiziksel özgürlüğünün kısıtlandığı anlamına gelir. Bir kim­senin iki dürtüden birine yönelmesi ya da iki eğilimden birini seçebilmesi psikolojik yönden özgür olduğunun işaretidir. İyi ile kötüden "iyi" diye nitelediğini seçebilmesi de ahlâki yönden özgürlüğünü gösterir.
Dikkat edilecek olursa özgürlük, bireyin keyfine göre davranması, isteklerini, içgüdülerini dilediğince doyur­ma olanağı bulması değildir. Buna göre
özgürlüğün ölçütü seçim yapma olmaktadır. Yeter ki bu seçme, zorlama ya da baskı altında yapılmış olmasın. Peki, kişiye karar verdiren hangi yetimizdir? Bunun istenç (irade) olduğunu söyleyebiliriz. O halde ahlaki özgürlük aslında bir istenç özgürlüğüdür.
SORUMLULUK; kişilik kazanmış bireyin toplum, toplumsal grup ya da öteki bireyler karşısında yapıp ettiklerini ya da kendi yetki alanına giren bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir.
Kişiyi değerli kılan ya da saygınlığını yitirme­sine neden olan bir niteliktir. Daha çok görevlerin ve ödevlerin yerine getirilmesinde kendini gösterir.
Ahlaki sorumluluk istenç özgürlüğünü önceden var saymayı gerektirir. Çünkü belli bir ölçüde de olsa özgür olmayan kişinin sorumlu olduğundan söz edilemez. Örneğin, bebek ya da akıl hastası yapıp ettiklerinden ötürü sorumlu tutulamaz. Çünkü bebek henüz zihinsel olgunluğa erişmiş değildir; akıl hastası da "iyi" ve "kötü"yü ayırt edecek anlayıştan yoksundur. Bu da bizi şu sonuca götürür:
Özgürlük olmadan ne sorumluluk ne de ahlâklılık olabilir.
ERDEM:
Ahlak felsefesinin temel kavramlarından biri de erdemdir. Erdem, iradenin "ahlaki iyi"ye yönel­mesi diye belirtilebilir. Bazı felsefe öğretileri "erdem"i ahlak felsefelerinin odak noktası yapmışlardır. Bunlardan biri Kıbrıslı
Zenon (M.Ö. 336-264) tarafından kurulan stoacılıktır. Zenon kırk yaşlarında iken Atina'ya gelmiş ve derslerini bir sundurmada vermeye başlamış. Yunanca stoa; sundurma, direkli galeri, revak anlamına geldiğinden bu çığıra stoacılık denmiştir.

AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI

Ahlak felsefesinin yanıtlamaya çalıştığı temel soruların başlıcaları şunlardır:
■ Kişiden beklenen, eylemlerinin ahlaka uygun olmasıdır. Peki, insan eylemlerinin kendisine yöneldiği, bir amaç var mıdır? Varsa ahlaki eylemin amacı nedir?
■ Toplum bazı eylemlerde bulunmaya izin veriyor, bazılarını yasaklıyor. O zaman kişi, toplumun iyi dediklerini yapmak, kötü diye nitelediklerini yapmamak durumunda kalıyor. Bu da düşünen insanın karşısına şu soruyor çıkarıyor. Acaba toplumca saptanan ve kişilere zorla kabul ettirilmek istenen eylem biçimleri gerçekten “iyi” midir?


Ahlak Felsefesinin Temel Soruları


Ahlaki eylemin amacı (varsa) nedir?
• İyi nedir?
• Tüm insanların ortaklaşa benimseyebilecekleri evrensel ahlak yasalarını (varsa) ilkeleri nelerdir?
• İnsan yaradılışı bakımından bencil (egoist) mi yoksa özgeci mi? Başka bir deyişle insanın doğası ahlaklı olmaya elverişli midir?
• İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?
Onda özgür istenç var mıdır?

Ahlak felsefesi bu ve buna benzer sorulara yanıt arayan bir disiplindir, örnek olmak üzere bunlardan üçünü açıklayalım.

AHLAKİ EYLEMİN BİR AMACI VAR MIDIR?

Ahlak filozoflarının ahlaki eylemin bir amacı olup olmadığı sorusuna olumlu yanıt verdiklerini söyleyebiliriz. Ancak ahlaki eylemin bir amacı, olduğunda birleşenler bu amacın ne olduğu üzerinde anlaşamamışlar, soruya farklı yanıtlar vermişlerdir. Bunların önde gelenleri mutluluk, haz, fayda, ödev'dir.

İNSAN AHLAKİ EYLEMDE BULUNURKEN ÖZGÜR MÜDÜR?

İnsan ahlaki bir kararda bulunurken bu kararı, özgür olarak mı, yoksa çeşitli etkenlerin etkisiyle mi almaktadır? Başka bir deyişle insan karar verirken, seçme yaparken özgür müdür, değil midir? Bu soru ahlak felsefesini önemli sorularından biridir. Filozoflar uzun bir süre özgürlük sorununa ya determinist ya da indeterminist bir gözle bakmışlardır.
Deterministlere göre insanın istenç ve eylemleri içten ve dıştan gelen nedenlerle belirlenmiştir. İnsanın karar­ları, içinde bulunduğu koşullara bağlıdır. Bu koşullar istenci belirler ve kişinin özgür karar vermesini engeller.

İndeterministler ise yukarıdaki görüşlerin genel olarak tersini savunurlar. Onlara göre kişi karar verirken bütünüyle özgürdür.

       Determinizm bizi, her şeyin önceden belirlenmiş olduğuna, insanın önceden belirlenmiş olanları hiçbir şekilde değiştiremeyeceği görüşüne, bir tür yazgıcılığa (fatalizme) götürür. İkinci görüş yani indeterminizm ise özgürlük için sınır tanımaz.

     Otodeterministler ise istenci ve ahlaki eylemleri bir kişilik ürünü olarak görürler. Bu görüş istenç ve ahlaki eylemin kaynağını, kişiliğe dayandırdığından özgürlüğe de yer vermiş olmaktadır.
Otodeternistler için, özgürlük doğanın bize bir armağanı değildir. İnsanın özgür olarak doğduğu savının da gerçekle bir ilgisi yoktur. Tam tersine insanın bilgi birikimini zenginleştirerek, kişiliğini geliştirerek ve aklını kullanarak özgürleşmiştir. Bu da bizi şu sonuca götürür: Kişilikleri gelişmiş olanlar, gelişmemiş olanlardan daha özgürdür.

Deterministler, indeterministler ve otodeterministler görüşlerini destekleyici psikolojik, sosyolojik hukuksa ve ahlaki çeşitli kanıtlar ileri sürmüşlerdir. Ancak pratik nedenler insanın özgür olduğu, ama bu özgürlüğün hiçbir koşula bağlı olmayan bir özgürlük olmadığını göstermektedir.

Her şeyden önce insanın özgür olduğunu kabul etmek durumundayız: çünkü özgür olmayan bir kimseyi eylemlerinden ötürü sorumlu tutmak akıl ve gerçeklerle çelişir. Ayrıca “İnsan özgür değildir” dersek ahlakı ortadan kaldırmış oluruz; çünkü bir kişinin yapıp ettiklerinden sorumlu tutulabilmesi, kararlarını özgürce alabilmesine bağlıdır. Kısacası, özgürlük ahlakın ön koşuludur. Öte yandan özgürlük, gönlümüzün dilediğini ya da canımızın istediğini yapmak demek değildir. Özgürlük baskıyı, zorlamayı dışarıda bırakır, ama sorumluluğu değil.
Özgür insan; sorumluluklarını bilen, seçimini ona göre yapan, kendini düzeltmek, olgunlaştırmak, daha ah­laklı olmak için çaba harcayan insandır. İşte bir insanın ne istediğini ve niçin istediğini bilerek eylemde bulunma­sına
özgür eylem, bu anlamdaki özgürlüğe de ahlaki özgürlük denmektedir. Ancak ahlaki özgürlük eylemin yürütülmesi ve gerçekleştirilmesi anlamında bir
yapma özgürlüğü değil, karar özgürlüğüdür. Bir lise öğrencisi iyice düşündükten sonra doktor ya da pilot olmaya karar verebilir. Bu kararında özgür olması başka şey, bunu sı­nav sonucu ya da sağlık raporu nedeniyle gerçekleştirip gerçekleştirememesi başka şeydir.

AHLAK YARGISINI DİĞER YARGI TÜRLERİNDEN
AYIRAN NİTELİKLER NELERDİR?

Yargı, kavramlar arasında doğru ya da yanlış olacak biçimde kurulan bağdır. Örneğin;
"Ahlak normatif (ku­ral koyucu) bir bilgidir" dediğimizde "ahlak", "normatif ve "bilgi" kavramları arasında bir bağ kurmak­ta ve bir iddiada bulunmaktayız. Bu iddia doğru ya da yanlış olabilir. Yargının varlığı için önemli olan, doğruluk ya da yanlışlık değildir; iddianın varlığıdır. Buna göre bir iddiayı dile getiren söz dizisine yargı diyebiliriz.

Yargıları
gerçeklik ve değer yargıları olmak üzere ikiye ayırmak alışkanlık haline gelmiştir.

GERÇEKLİK YARGILARI: Bunlar nesneler dünyasına ilişkin yargılardır. Bir gerçekliği (realiteyi) dile getirir. Göz­lem ve deneye dayandıkları için nesneldir, yani kişiden kişiye değişmez.

DEĞER YARGILARI: Bunlar bir gerçekliği değil, bir değerlendirmeyi içeren yargılardır. Genel nitelikleri kişiden kişiye, zamandan zamana, toplumdan topluma değişme göstermesidir. Bu yargılar kişinin bir eylem, bir tutum, bir durum karşısındaki tepkisini dile getirdiğinden özneldir.
Değer yargılarının alanı oldukça geniştir. Bu yargılar farklı bilgi dallarının konusunu oluşturur:

■ Yaratma alanında sanat yargıları (güzel - çirkin)

■ İnanç alanında din yargıları (sevap - günah)
Eylem alanında ahlak yargıları (iyi -kötü)

Ahl
ak yargıları eylem alanıyla ilgili yargılardır. Ahlaki bakımdan bir değeri dile getirir. Bunlara biçim değiştir­miş yargılar gözüyle bakabiliriz. Örneğin; “Yalan söylemek kötüdür.", "Ölçülü yaşamak iyidir." yargıları as­lında "Yalan söyleme!", "Ölçülü yaşa!" biçiminde birer buyruktan başka bir şey değildir. Bu buyruklar, kuşkusuz toplumdan topluma, bir toplumda da zamanla değişir. Ama değişmeyen, her toplumun kendi ahlak kurallarını ge­çerli sayması ve onları gerektiğinde yaptırımlarla korumasıdır.

Ahlak yargıları bilim yargılarından farklıdır. Bilim, kendi sınırlı alanına giren "var olan şeylerdeki sorunları araştırır. Bu sorunlardan çözebildiklerini, eskiden çözülmüş olanlara ekleyerek yeni kuşaklara aktarır. Bilim; göz­lem, deney ve düşünmeye dayandığından elde ettiği yargılar, herkes tarafından kabul edilen evrensel yargılardır Buna karşılık ahlak yargıları değerlere ilişkin yargılardır. Bu yargılarda bir övme ya da yerme ögesi işe karışır. Oy­sa olgularla ilgili yargılarda bu öznel öge yok gibidir. Nitekim, bilimde bir bilginin doğru diye kabul edilebilme­si için onun kesinlikle doğrulanmış ya da belgelenmiş olması gerekir.

Ahlak yargıları din yargılarından da farklıdır. Din, dine temel yapılan ve doğruluğuna inanılan birtakım iddi­alara (dogmalara) dayanır. İnsan ve dünya ile ilgili hemen her şeyi önceden belirlendiği biçimde açıklar ve an­lamlandırır. Bu bakımdan zaman ve koşulların değişmesine karşın dinsel yargılar değişmez. Oysa ahlak yargıları değişir.

                                   ETİKİN PROBLEMATİĞİ VE YAKLAŞIMLAR

KİŞİ VİCDANI KARŞISINDA EVRENSEL AHLAK YASALARININ OLUP OLMADIĞI

Ahlak felsefesinde en çok tartışılan problemlerden biri evrensel bir ahlak yasasının olup olmadığı problemidir. Kimi düşünürler bu soruyu olumsuz, kimileri olumlu yanıtlamışlardır. Önce, soruyu olumsuz yanıtlayan ahlak öğretilerini ve bunların önde gelen temsilcilerini görelim.

EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI REDDEDENLER

Evrensel bir ahlak yasasının olmadığını ileri süren yaklaşımlar arasında haz ahlakı, fayda ahlakı, bencilik, anarşizm ile Nietzsche ve Sartre'ın ahlak anlayışlarını gösterebiliriz.

HAZ AHLAKI

Hazcılık (hedonizm) evrensel ahlak yasasının varlığını reddeden, ahlaki eylemin amacını hazda (hedone) bu­lan bir ahlak öğretisidir. Kurucusu bir süre Sokrates'in de çevresinde bulunmuş olan Aristippos'tur. (M.Ö. 435-355). Aristippos, Sokrates'in mutçuluğundan (eudaimonizm) hareket edip hazcılığa ulaşan filozoftur. Ona gö­re haz sağlayan şey "iyi"; acı veren şey "kötü"dür. Bu ikisinin dışında kalan şeyler ise önemsizdir. Bu bakımdan yaşamın amacı en yüksek hazza erişmektir. En yüksek haz da anlık ve en yoğun olan haz duygusudur.
Hazcılık yaklaşık yüzyıl sonra daha tinsel biçimde
Epikuros'ta (M.Ö. 341-270) karşımıza çıkar. Ona göre;
"Haz, yanında hiç acı ve sıkıntı getirmeyendir... Mutlu yaşamın hem başlangıcı hem de sonudur. Hazzı aramak, acıdan kaçmak yaşamın en güçlü yasasıdır." Ancak bu yasaya uymak için kişi gereksinimlerini kıs­mayı bilmelidir. Filozofa göre; "insanın ekmek ve suyu olunca mutlulukta Zeus ile yarışabilir."
Epikuros, şen bir gönül esenliğine, ruh dinginliğine ancak "ölçülü olmak"la varılabileceği görüşündedir. Böy­le olmasına karşın onun hazlara yönelik bir yaşamı önermesi yanlış değerlendirilmiş ve günlük dilde Epikürcü sözcüğü, "bireyin maddesel zevkler peşinde koşması" biçiminde kullanılmıştır. Oysa onun şu sözleri bu değerlen­dirmenin yanlışlığını yeterince ortaya koyabilir: "Yaşamında, komşun farkına vardığı zaman utanacağın hiç­bir şey yapma."

YARAR AHLAKI

Yarar ahlakı (yararcılık) "Ahlaki eylemin amacı nedir?", "Doğru eylem deyimiyle neyi belirtmek isteriz?", "Bir eylemin doğru olduğunu nasıl bilebiliriz?" gibi soruları yanıtlamaya çalışan bir ahlak kuramıdır. Temel niteliği, amaç güden bir ahlak felsefesi olmasıdır. Onda da asıl amaç mutluluktur, mutlu olmaktır. Ancak yarar ahlakında mutluluğu sağlayan; iyi, erdem, doğaya uygun yaşama vb. değil yarardır.
Yarar temeline dayanan ahlak, bireye sağladığı yarar ölçüsünde değerlidir. Ahlakın bireye sağladığı yarar hakkındaki görüş değişirse ahlak da ona koşut olarak değişecektir. O halde yararcılık temeline dayanan yarar ah­lakı için de evrensel bir ahlak söz konusu değildir.
19. yüzyılda iki İngiliz filozof
Jeremy Bentham (1748-1832) ile John Stuart Mill (1806-1873) yarar ahlakını farklı bir yaklaşımla ele almışlar ve yeni bir öğreti ortaya koymuşlardır

BENCİLİK

Bencilik (egoizm) günlük dilde, başkalarını dikkate almadan yalnız kendini, kendi çıkarını düşünme anlamı­na gelen bir sözcüktür. Etik de ise insanın tüm eylemlerinin
ben sevgisiyle belirlendiğini, ahlaklılığın da kendini koruma içgüdüsünün dışa vurumundan başka bir şey olmadığını ileri süren öğretidir. Bencilik her iki anlamıyla da evrensel bir ahlak yasası tanımaz.
Bencilik öğretisinin temsilcisi İngiliz filozof
Thomas Hobbes'a (1588-1679) göre hayvanlar gibi in­sanları da içgüdüler yönetmektedir. İnsanı yönlendiren ve harekete geçiren iki önemli içgüdü vardır. Bunlardan biri
kendini sevme diğeri kendini koruma içgüdüsüdür. Sevgi, nefret, korku, umut gibi tutku ve coşkular bura­dan kaynaklanır. İnsan doğası gereği bencildir. Her şeyde olduğu gibi ahlakta da egemen olan çıkardır. "Mutlak iyi", "mutlak adalet", "evrensel ahlak yasası" uydurulmuş boş sözlerdir. Hobbes için "İnsanın iştah ve isteğinin
konusu her ne ise onun kendisi adına 'iyi' diye adlandırdığı şey odur."

ANARŞİZM

Anarşizm, başta devlet olmak üzere tüm baskıcı kurumların ortadan kalkması gerektiğini öne süren öğretidir. Bireye önem verir ve bireysel istençlerden daha üstün bir şey olamayacağını savunur. Kurucusu Fransız Proudhon (1809-1865), en tanınmış savunucuları da Rus Bakunin (1814-1876), Kropotkin ve Alman Stirner'dir. (1806-1856)
Proudhon
"Mülkiyet Nedir?" adlı eserinde
"Mülkiyet hırsızlıktır" görüşünü öne sürer. Bakunin, insan üze­rindeki tüm kısıtlama ve zorlamaların kaldırılmasını, devletsiz ve otoritesiz bir toplum düzeninin kurulmasını is­ter. Bunun için getirdiği öneri, ayrım yapmaksızın ve görüp dinlemeksizin her şeyi yıkmak yönündedir. Ahlak da yıkılması gerekenler arasındadır; çünkü ahlak, insanları daha kolay yönetmek için uydurulmuş kurallar yumağı­dır.

       Stirner
de ahlaki değerlerin birtakım soyutlamalar olduğunu belirtir. Kendisine yönelmesi gereken bir gerçek tanımadığını, nasıl bir bitkiye ya da hayvana düşen bir "ödev" yoksa insan için de böyle bir "ödev"in olmadığını öne sürer. Görüldüğü gibi anarşizm için evrensel bir ahlak yasası söz konusu değildir.
       Haz ahlakı, yarar ahlakı, bencilik ve anarşizmin temsilcileri gibi
Nietzsche ve Sartre da evren­sel ahlak yasası diye bir şeyin varlığını reddederler.

FRİEDRİCH NİETZSCHE

Nietzsche
(1844-1900) ahlak değerlerine karşı en sert eleştirileri yapmış ve kendine göre ahlak dışı (amoral) bir felsefe kurma girişiminde bulunmuş olan Alman filozoftur. Aklı değil istenci, toplumu değil bireyi üstün tutan bir anlayışın temsilcisidir. Akılcılığı ve toplumculuğu besleyen değerlerin yerine bireyciliği (individüalizm) ve istenci destekleyen değerlerin konulmasını savunmuştur.
Nietzsche'ye göre toplumda iki tür insan ve bunların oluşturduğu iki tür toplumsal sınıf vardır. Bunlardan bi­ri
halk sınıfı, diğeri seçkinler sınıfıdır. Halk sınıfı sürü durumundadır. Din ve gündelik ahlak kuralları bu sınıf için yeterlidir; çünkü onun asıl görevi seçkin sınıfın oluşmasına elverişli koşulları sağlamaktır. Seçkin sınıfa yakı­şan ahlak, insanın doğasına uygun olan bireyci, bencil, acımasız, istenci güçlendiren ahlaktır. Ona göre dinler ve kimi filozoflar bu ahlak yerine özverili olmayı öğütleyen, zayıflığı, miskinliği koruyan ve bireyin güdülerini körletip onu edilginliğe yönelten köleler ahlakını benimsemişlerdir. Artık sıradan kimselere ve korkaklara yarayan bu ahlaktan kurtulmanın zamanı gelmiştir. Bunun yolu da vicdan ahlakı yerine deha yani iktidara doğru giden güç ahlakını koymaktır.
Nietzsche'ye göre yeni ahlak değerleri seçkin sınıf arasından yetişecek
üst insanlarca (übermensche) konula­caktır. Üst insan güçlü istencin simgesidir. Nietzsche'nin bu yaklaşımı, gücü "en yüce iyi" durumuna getirmekte­dir. Bu düşünce bazı düşünürlerce faşizmin habercisi olarak nitelenmiştir.

JEAN PAUL SARTRE

Evrensel ahlak yasasının varlığını reddeden filozoflardan biri de varoluşçuluğun önde gelen temsilcilerinden Sartre'dır(1905-1980). Varoluşçuluk (egzistansiyalizm), çağımız fel­sefe akımlarının en popüler olanlarından biridir. Danimarka­lı Sören Kierkegard (Kirkegard, 1813-1855) akımın öncüsü sayılır. Öteki tanınmış temsilcileri Martin Heidegger (Haydeger, 1889-1976) ile Karl Jaspers'tir. (1883-1969)
Akımın kurucusu
Kierkegard'a göre, felsefenin ana konu­su varoluş ve yaşamdır, daha açık bir deyişle kişinin kendi yaşamıdır. Ona göre gerçeklik, nesnellikte değil öznellikte­dir. "Tek birey"lerden başka hiçbir şey doğruyu ve güzeli oluşturamaz. Bu nedenle felsefe varoluşun bilincine vardır­maya, yaşama anlam kazandırmaya yönelik olmalıdır. Nite­kim Kierkegard bütün yaşamını, doymuşluğu içinde uyuklayan insanları nasıl uyandırabileceğini düşünmekle geçirdiğini yazmıştır.
Varoluş felsefesi, yoksunlukların ve bunalımların insanla­rı sıkboğaz ettiği İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa'sında yeniden canlandı ve büyük ilgi gördü. Bunda filozof olduğu kadar güçlü bir yazar olan Fransız düşünürü
Sartre'ın önemli rolü oldu.
Sartre'a göre insan doğası diye bir şey yoktur; insan kendini nasıl yapıyorsa öyledir. Evrende kendi varlığını kendi yaratan tek varlık insandır. Örnekleyecek olursak bir çiçek, çiçekliliğini kendi yapmaz; ama insan, insanlı­ğını kendi yapar, değerlerini kendi yaratır, yolunu kendi seçer.
Sartre'a göre, evrendeki her nesnenin bir özü bir de varlığı vardır. Öz, sürekli nitelikler topluluğu demektir Varlık ya da varoluş ise dünyada etken olarak bulunuş demektir. Örneğin, ağaçlar ancak ağaçlık özüne uyarak ağaç olurlar. Burada öz, varoluştan önce gelir; ama insan söz konusu olunca durum değişir. Sartre'a göre insan­da - ama yalnızca insanda- varoluş özden önce gelir. Bu demektir ki insan önce vardır, sonra şöyle ya da böyle olur; çünkü o, özünü kendi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşa­rak yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirleme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır..."
Varoluşçuluk için asıl gerçek, bireysel ögelerdir. Örneğin, ben soyut bir insan değilim. Boyum, kilom rengim ve eylemlerimle belirli bir kişiyim. Bu bakımdan gerçek olan benim sorunlarımdır. Kötü düzenlenmiş, adaletsiz, acımasız, kirli ve saçma bir dünyadaki yalnızlığım, güvensizliğim, umutsuzluğum ve bunalımımdır; duyduğum tiksinti ve bunaltıdır.
Kısaca Jean Paul Sartre kişinin kendini tanımasını, benliğini kazanmasını, baskılardan kurtulmasını istiyor. Top­lum içerisinde çözülen, eriyen, giderek yok olan "tek insan"a yeniden kişilik ve sorumluluk kazandırmayı arzulu­yor. Bunun için de bireyin toplumdan kopmasını, devletin kişiyi yutmasına karşı çıkılmasını öneriyor ve bireyci­liği savunuyor. Bireyciliğin de ancak yalnızlık, bunalım, kaygı ve umutsuzluk içinde belireceğini, korunacağını ve derinleşeceğini ileri sürüyor.
Sartre'ın felsefesinin evrensel ahlak yasasının varlığını reddetmesi, tutarlılığının kaçınılmaz sonucudur. Kaldı ki o, varoluşçuluğun tanrıtanımaz kanadını temsil edenlerin önde gelenlerinden biridir. Şu sözleri ahlak hakkın­daki görüşlerini açık seçik ortaya koyar:
"Genel bir ahlâk yoktur; çünkü size yol gösterecek bir işaret yok­tur dünyada. Gelgelelim katolikler, -Vardır!' diye ayak direrler. Hadi, tutalım ki var böylesi işaretler; var ama, onları yorumlayan, taşıdıkları falanca anlamı seçen de biziz yine... Karar verirken tek basınadır insan... Tüm sorumluluklar onundur, onun omuzlarındadır..."

Yorum Yaz